Bir pakize suda yazısı....

Pakize Suda
Sindirim sistemi aşka engel
05.12.2009 21:24:35

AŞK...
İnsanoğlunun en çok kafa patlattığı...
En çok kalem oynattığı...
En çok çene yorduğu mevzu.
Aşk olmasaydı edebiyat da olmazdı belki. Hatta sinema, müzik...
Fakat her şeye rağmen, birbirleri için yanıp tutuşan çiftlerin birkaç yıl içerisinde, “Ben miydim aşktan geberen!” şaşkınlığıyla sahneyi terk etmelerine mâni olunamıyor işte.
Belki de Allah’ın bir lütfu bu!
Aşk denen şahane duyguyu defalarca yaşayabilmemiz için gönüllerimize med-cezir hadisesi gibi bir durum bahşedilmiş!
Fakat bana sorarsanız insanoğlunun “sindirim sistemi” denen mekanizmaya sahip olması bile bu iş için yeterliydi. Yani “yenisine yol açmak üzere eski aşkın tüketilmesi” işi için.
Bakın, bütün aşklar bir “hayal”le başlar.
Fakat orta yerde değil, bilinçaltımızdadır bu hayal.
Nedir... Hepimiz, içten içe, âşık olduğumuz adamın/kadının
“insanüstü varlık” olduğuna inanırız.
O, geğirmez, kusmaz, gaz çıkarmaz, ishal olmaz, hatta dışkılamaz!
Ama zaman içerisinde görülür ki herkes gibi onun da bir sindirim sistemi vardır ve var oluşunu çeşitli şekillerde, olmadık zamanlarda dışarı vurabilmektedir.
Buyurun size “vazoda çatlak”!
Bu kadarla kalsa...
“Solunum yolları” da vardır sevdiğimizin.
Arada “fırt fırt” sümkürmesi, zaman zaman “hakkk tu” şeklinde boğazını temizlemesi gerekebilir.
İkinci, üçüncü çatlak!
Gelelim “cildiye”ye.
Altında bir tek beyaz atı eksik olan “prens”inizin...
Yahut Rapunzel’den tek farkı saçlarının boyu olan “prenses”inizin...
“Poposundaki bir adet iri sivilce” en romantik anda bile peşinizi bırakmaz. Hatta tam o anda aklınıza gelir.
Bir çatlak daha!

Böyle böyle ilişkinin sonuna gelinir.
Ama kimse durumu bu şekilde ifade etmez elbet.
Yani, “Adamın poposunda sivilcenin biri batarken öteki çıkıyordu şekerim” ya da “Umduğum gibi çıkmadı, bağırsakları gazlıydı” demez.
Onun yerine, “Doğum günümü unuttu hıyar”, “Çok dır dır ediyordu aabi” gibi şeyler söylenir.
Ha, bunlar da doğrudur elbet ama “esas katil” ötekilerdir.

Uzun lafın kısası, “aşk” denen şey insan bedeniyle bağdaşmaz aslında.
Her bir deliğinden ayrı bir ifrazatın, sesin, şunu bunun
çıktığı yerde “romantizm”in işi yoktur!
Bizi “aşk”a âşık eden o eski Türk filmlerinde, Hülya Koçyiğit
bir kerecik burnunu karıştırsaydı, Ediz Hun’u bir kerecik helada
görseydik, bir tek seyircinin mendili gözyaşlarıyla ıslanır
mıydı sanıyorsunuz!

 


 

OKUYUCUSU, "SIKIYSA VAJİNANIN TÜRKÇESİNİ YAZ" DEDİ, PAKİZE SUDA'DA CEVABINI VERDİ
Hürriyet'te yazan Pakize Suda, bugünkü yazısını okur sorularına ayırdı.Suda'nın bir okuyucusu, "Sıkıysa vajinanın Türkçesini yaz" diye sordu.Bir başka okuyucu ise, "‘‘Eğer siz de ‘ağız tadıyla sevişemedik' diyorsanız sizden bir iki kuşak öncesi bizlerin kendimizi kör kuyuya atması gerekir herhalde.’’dedi.İşte bu ilginç yazışmalar...
06 Mart 2003 Perşembe 03:07
ANKARA/Hürriyet'te yazan Pakize Suda, bugünkü yazısını okur sorularına ayırdı.Suda'nın bir okuyucusu, "Sıkıysa vajinanın Türkçesini yaz" diye sordu.Bir başka okuyucu ise, "‘‘Eğer siz de ‘ağız tadıyla sevişemedik' diyorsanız sizden bir iki kuşak öncesi bizlerin kendimizi kör kuyuya atması gerekir herhalde.’’dedi.İşte bu ilginç yazışmalar... 

 Cevap veriyorum

Ali İhsan Kara

 Anladığım kadarıyla bana ‘‘Sıkıysa vajinanın Türkçesini sen söyle’’ diyorsunuz. Onu bunu bilmem de sizin algılamanız pek sıkı değil galiba. Türkçeniz de öyle. Altı satırlık yazıda dokuz tane hata yapmışsınız.

 Önce en basit yazım kurallarını öğrenin de kelime haznenizi bilahare geliştirirsiniz.

 * * *

 Erdal Yetkin

 ‘‘Eğer siz de ‘ağız tadıyla sevişemedik' diyorsanız sizden bir iki kuşak öncesi bizlerin kendimizi kör kuyuya atması gerekir herhalde.’’

 Böyle diyorsunuz.

 Beyefendiciğim, artık bundan sonra ister kör kuyuya, ister şaşı kuyuya atın kendinizi. Anlayacağınız ‘‘Geçti Bor'un pazarı’’ durumları...

 Sizden sonraki kuşağın daha şanslı olduğunu düşünüyorsunuz ama değil vallahi. Hatta bugünkü gençler hakkında bile yanılıyor olabiliriz; belki onlar da bizim gibidirler, belki görünüşe aldanmamak lazım. Kimbilir?

 * * *

 Sarı Çizmeli Ayşe Hanım,

 Mektubunuzu okurken gayriihtiyari bacaklarıma kaydı gözlerim. Hakikaten fena sayılmaz ama bir çift bacağa dört sayfalık övgü... Hanımefendi siz lezbiyen olmayasınız? Çok moda da şimdi...

 ‘‘Modası mı olur?’’ diyeceksiniz.

 Vallahi var. Her şeyi sulandırdığımız gibi bunu da sulandırdık.

 Şaka bir yana, teşekkürler. Yazmayı da sizin deyişinizle ASLA bırakmayacağım. Söz.

 * * *

 K.Serdar Dinlemez

 Yok be, Julia Roberts olmaya heves ettiğim falan yok. Laf ola beri gele işte. Sizin beni beğendiğiniz gibi ben de beni beğeniyorum.

 Galiba teşekkür etmekten başka diyecek bir şey yok.

* * *

M.Taner

 Artık bilmiyorum... Benim durumumdakilere ‘‘Elinden her iş gelir’’ mi denir, yoksa ‘‘Her b.ka maydanoz’’ mu?

 Hadi sizin dediğiniz gibi olsun, ‘‘Her iş geliyor maşallah’’ diyelim. Zaten sorana ‘‘Ne iş olsa yaparım abi’’ diyorum artık.

 Bir musluk tamirciliği kaldı ki, onu da evde denediğim oluyor.

  MIŞ-MUŞ

 Norveçli kalkan Katherina, ‘‘Annem merak ediyor’’ diye Irak’tan ayrılmış.

O merak Bush'un annesinde de olsaydı ya.

ABD kendini sorguluyormuş.

 Hiç heveslenmeyin, kendini sorgular başkasını cezalandırır.

 Tezkerenin reddi dünyayı şaşırtmış.

 Sıra ABD'de, o da bize feleğimizi şaşırtacak.

 Erdoğan, ‘‘Amerika ile aramız bozulmaz’’ demiş.

 Hayrola, el altından bir durum mu var?

 Tezkere ile ABD yardımı suya düşünce, hükümet 15.7 katrilyonluk kemer sıkma paketini açıklamış.

 Tezkere oylaması dediğimiz ‘‘Kırk satırla kırk katır’’ arasındaki tercihmiş meğer.

Uzun yaşamanın sırrı yavaş büyümedeymiş.

 Ah ah! Bilseydik ‘‘çok ye, çabuk büyü’’leri, ‘‘uyusun da büyüsün’’leri elimizin tersiyle itmez miydik?

  

Pakize Suda
Çalışkan vali
04.10.2009 17:40:54

HEMEN kötü düşünmeyin!
Devlet gece gündüz demeden çalışıyor.
Neresi denk gelirse... Makam odası olmazsa orman...
Üstelik iki işi aynı anda yapabiliyor. Sakız çiğnerken düşünemeyenlerden değil yani.
Nitekim duydunuz, Erzurum Valisi spor yaparken İl Genel Meclisi Başkanı'nı "iş görüşmeye" çağırdı.
Ormana.
Fakat dedim ya, devlet çalışkan. Devletin polisi de boş durmuyor, gecenin bir vakti ormanda kimlik kontrolü yapıyor.
Ha, polis durduğu yerde gitmemiş ormana, ihbar almış.
E, böyle devlete böyle vatandaş!
O da evinde televizyonun karşısına yayılacağı yerde ormanı teftişe çıkmış.
Ormanların böyle her saat gözaltında olması hakikaten sevindirdi beni.
Çünkü biliyorsunuz, bu topraklarda ormanlar kadar tehlikede olan başka yer yok.
Yanmasa kesiliyor, kesilmese yanıyor.
Yerinde duran pek az orman kaldı. Fakat demek Erzurum'daki emin ellerde çok şükür!
Vali, polis, vatandaş, hepsi orada!
Ama burası Türkiye tabii.
Çok çalışanı paçasından aşağı çekerler.
Nitekim "zavallı valicik" merkeze alında.
Şimdi eşine, "memlekete yararlı olmasına" üç-beş saniye kalmışken komploya kurban gittiğini anlatıyordur.
Valinin eşini tenzih ederim, siyah kalın kaşlı, kalın bıyıklı, tıknaz, daima koyu renk takım elbise giyen erkeklerin eşleri, kocalarına kayıtsız şartsız inanan kadınlardır genellikle.
Nedenini bilmem ama böyledir.
Tecavüzden tutuklanan ünlü yönetmen Roman Polanski'nin eşi, "Bunu çocuklarıma nasıl anlatacağım" diye kara kara düşünüyormuş duyduğumuza göre.
Oysa siyah kalın bıyıklı erkeklerin eşleri, çocuklarını falan düşünmezler mesela.
Onlar konu komşuyu düşünürler daha ziyade.
Ama izahı çok zor değildir, "Bizim bey İstanbul'a vali olacaktı, kıskandılar, önünü kestiler" dedi mi kadın, üstüne üstlük itibarı artar kocanın.

*

Gelelim bir başka "çalışkan"a.
İl Genel Meclisi Başkanı'na, kendi deyimiyle "genç kız"ımıza...
Ben bu tip "genç kız"ları her zaman takdir etmişimdir.
Yaşıtları İstanbul'da Reina'da sabahlarken, bunlar Ankara'da yahut işte Erzurum'da falan ellerinde dosyalarla, kalın bıyıklı, kalın kaşlı erkeklerin yanında yöresinde "iş görürler".
"Gel seni Reina'ya götüreyim" deseniz de gelmezler.
"İş"lerini severler.
İncecik bellerine oturttukları tayyörleri, sivri topuklu ayakkabılarıyla "sayın valiler"inin, "sayın bakanlar"ının, "sayın vekiller"inin peşinde o odadan o odaya, hatta ormana koşuşturup dururlar.
Fakat çoğu sonunda "sayın beyefendi" ile beraber bir komploya kurban gidiverir, üzülürüm.
Bu kızcağız kimbilir kaçıncı.

*

Şimdi günlerdir yazıyoruz, çiziyoruz, üstüne espriler üretiyoruz falan ama...
Hepimizin başına gelir; bazen öyle tuhaf vakitlerde, hiç olmayacak bir yerde, öyle alakasız biriyle yan yana geliriz ki, "Beni biri görse ne düşünür" diye aklımızdan da geçiririz hatta.
Sahiden "bütün deliller aleyhimize"dir ama "suçlu" değilizdir aslında.
Bunu da göz ardı etmeyelim derim.
İnsanlık namına.

MIŞ/MUŞ

* Erdoğan, "ABD'de 'One Minute Cafe' gördüm" demiş.
Kiminin heykeli dikilir, kiminin "cafe"si!

* Ömrü uzatan protein bulunmuş.
Üremeyi durdursunlar bari; "eski kadro" yerini muhafaza ettiğinden "yeni kadro"ya yer yoktur!

* Deniz Seki, "Artık arınmış bir Deniz'im" demiş.
İçme suyu oldu!


 



Pakize Suda
Pozisyon teferruattır
11.10.2009 17:00:01

ÇOĞU köşe yazarının aksine, haklı çıktığımı hatırlatmayı çok severim.
Onun için onlar gibi "Hiç istemezdim ama" gibi girişlerle ıkınıp sıkınmak yerine direkt "Ben demiştim" diye başlayacağım söze.
Evet, ben demiştim.
Daha dün, ilişki söz konusu olduğunda insanların hayvanlardan sadece biraz hallice olduğunu söylemiştim.
Nitekim bilim dünyası da açıklamış.
Sevişmelerimiz, özellikle maymunlarla, "birkaç ufak farklılık" dışında birbirine benziyormuş ki bilimden daha iyi bilecek değilim ama bana sorarsanız belirttikleri o birkaç farklılık bile yok ortada aslında.

*

Mesela...
İnsan, hayvandan farklı olarak dürtülerini kontrol edebiliyormuş.
"Nasıl yani?" diye sormak isterim doğrusu.
Dürtüsünü kontrol eden insan kaldı mı?
Koskoca vali bile kontrol edemedi, ormana koştu!
Bakın, başka bir yere değil de geyiklerle sincapların yaşadığı yere koşması bile insan cinselliğiyle hayvan cinselliğinin aslında birbirine ne kadar yakın olduğunun işaretidir!

*

Bir ufak farklılık da insanın sevişme süresinin hayvandan daha uzun oluşuymuş!
"Uzun" mu?
"Sevişme süresi" derken ideal olanı baz alıyorlar herhalde.
Yahut Türkleri değerlendirmeye almadılar.
Eğer yanılıyorsam, Haydar Dümen nasıl Haydar Dümen oldu bu topraklarda?
"Haydar Dümen"in yarısı "boyut"sa öteki yarısı da "erken boşalma"dır!

*

Hayvanlarda fantezi yokmuş!
Şimdi "çüş!" diyeceğim, ayıp kaçacak.
Ayol daldan sarkarak sevişiyor adamlar, daha ne yapsınlar!
Siz en fazla mutfak tezgâhına çıktınız henüz!

*

Hayvanlar sadece yılın belli dönemlerinde cinsellik yaşarken, insanlar her zaman cinselliğe açıkmış!
Bakın, ana-babalara diyorlar ki, "Çocuklarınızla geçirdiğiniz sürenin 'uzunluğu' değil 'kalitesi' önemlidir".
Bilmem anlatabildim mi.

*

İnsanoğlu gizli sevişen tek canlıymış!
Yani eskiden.
Gösteremezsek anlatıyoruz şimdi.

*

İnsanoğlu çeşitli pozisyonlarda sevişebiliyormuş!
Şu pozisyon meselesini ayrı bir yazı konusu yapmak isterim.
"Pozisyonun çeşitlenmesi" ne demektir?
İlişki eskimiş, heyecanını kaybetmiştir; yatak odasına yeniden canlılık getirmek için çiftler bir umut değişik pozisyon denemelerine girişirler.
Budur.
Bir işe de yaramaz.
Çatalı ağzınıza başınızın üstünden ardarıp götürseniz ne olacak?
Ağız aynı ağız, çatalın ucundaki yemek aynı yemektir.
Her zaman söylerim, unutmayın, bütün aldatmalar "klasik pozisyonda" gerçekleşir.
İki kişi birbiri için yanıp tutuşuyorken "pozisyon teferruattır".
Tek pozisyonla işi götüren hayvanlar her daim coşkulu, heyecanlı demek. Hatta âşık.
Diyeceğim, illa bir farklılıktan söz edilecekse, bilim adamlarının aksine, hayvanların bizden bir adım önde olduğu söylenebilir.


aşk

Üç santim kısa olsa ne olurdu?..
Üç santim kısa olsa ne olurdu?..
26 Eylül 2009 Cumartesi 11:05
Pakize Suda’nın yazı tekniği harika... Su içer gibi okunanlardan... Cinsellik konusunda da Ayşe Arman’ı aratmaz...
GAZETECİLER.COM - Pakize Suda’nın yazı tekniği harika…
Su içer gibi okunanlardan…
Cinsellik konusunda da Ayşe Arman’ı aratmaz…
Yazdıkları açısından tabii…
Aklınıza geleni biliyoruz ama biz iki hanımefendinin o yönlerini bilmiyoruz…
Neyse…
Biz de bugün kendisine iki küçük fıkra ile katkıda bulunmak istedik…
 
Adam aklı sıra Kazanova
Pakize Suda’nın deyişiyle “Zebaha kadar” isteyenlerden…
Paralı bir partnerle geçirdiği gecenin sabahı…
Kıyafet: İncir yapraksız Adem Baba…
İki kolunu dirseklerinden kırıp pazılarını şişiriyor:
“Dinamit bu dinamit!..”
Fahişe yattı yerden basıyor kahkahayı:
“Dinamit ama fitili sadece üç santim”…
 
Kesmedi mi?..
O halde bir başkası…
 
Çiftler taze evli… İlk gecelerinin ilk sabahı…
Damadın kıyafeti de incir yapraksız Adem Baba…
O da iki kolunu dirseklerinden kırıp pazılarını şişiriyor:
“Erkek bu erkek!” diyor karısının gözlerinin içine bakarak…
Yeni gelin dudak büküyor:
“Üç santim daha kısa olsaydı kadın olacaktı”…
 
 
Pakize Suda’nın bugünkü yazıları aşağıda…
 
Zebaha kadar seks
 
ÇOCUK 15 yaşında.
Zor dönemi yani.
Bir sürü sorunu var. Kimiyle başa çıkabiliyor, kimi sorun olarak duruyor.
Yardım gerekli.
Ana-baba desteği...
Ama boşanmış ana-babanın çocuğu o. Üstüne üstlük yani.
Anne, kurtaramadığı evliliğin ardından girdiği bunalımdan çıkamamış.
Baba... O, yeni karısından olma bebeğinin gazını çıkartmakla meşgul.
Kim bunlar derseniz, onlardan o kadar çok var ki, hangi birinin adını vereyim.
O babalara, "Be adam, bir çocuğun hakkından geldin mi ki o bebeği aldın kucağına!" diye bağırasım geliyor.
Ama onlar da ne yapsın...
Kadın kısmı "evlenmeye ve doğurmaya" programlanmış bir kere. Erkeğe kalsa sadece sevişecek ama kadın evlenmek ve doğurmak istiyor.
Ama kadın akıllı da aynı zamanda. Önceleri hiç renk vermiyor. Öyle ki erkeğin birinci kadından ikinci kadına geçiş yapmasının baş nedeni "zebaha kadar seks vaadf" oluyor genellikle.
Fakat bir senenin sonunda "zebaha kadar çocuğun gazını çıkartan adam" olarak buluyor kendini.
Aman yanlış anlamayın, her kadının "doğurma hakkı" vardır elbet.
Fakat anne olma isteği, erkeğin, ilk çocuğunu "koyverip gelmiş" olmasına falan bakamayacak kadar baskın mıdır sahiden?
Belki de kadın, "Ben başkayım, doğuracağım çocuk da" diye düşünüyor. Adamın "aynı adam" olmasına bakmadan.
Bu düşünce de Allah'ın bir hikmeti belki. Yoksa üreme duracak! Şimdi yazıyı bağlamak lazım tabii, burada bırakılmaz.
Peki o halde...
Kızlar, doğurun doğurmasına da adamın "sabıka"sına bi bakın! Beyler, "sadece sevişmek" gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir, bunu bilin artık, bu bir.
İkincisi, çocukların "gaz"ı berklikle beraber sona ermez, haberiniz olsun!
 
 
Motorcan
 
DUYMUŞSUNUZDUR, Rahşan Ecevit yeni bir parti kurmak için harekete geçti.
Bakmış ki DSP artık Ecevit'in çizgisinde değil...
Hemen söyleyeyim, ben umutluyum bu yeni partiden.
Yok, memleket için değil, bizim aile açısından.
Bize hakikaten çok faydası olacak.
Hatta şimdiden oldu bile.
Annemin "yaşlılık numaralan"™ yemiyoruz artık.
Yok artık öyle "Unumu eledim, eleğimi duvara astım" halleri! "Bana ilişmeyin"ler falan...
Hem annem yaşça Rahşan Hanım'dan küçük bile.
Anlayacağınız elimizde artık kapı gibi "emsal" var.
'Tak" çıkartıp koyuyoruz masaya.
Yaşlıların "motorcan"ı oldu Rahşan Ecevit.
Lütfen kursun partiyi! Hatta mümkünse başbakan olsun; huzurevlerine moral diye dansöz götürüleceğine...
 
 
MIŞ/MUŞ
 
¦ Erdoğan "Yeri geldiğinde iktidardan ineceksin" demiş.
Teori sular seller gibi!
¦ 83 yaşındaki işadamını, 46 yaşındaki sevgilisi "aşırı seks düşkünü" olmakla suçlamış.
Aslında adamcağızın sorunu "az önce yaptığını hatırlamamaktır bana sorarsanız!
¦ Özgüvensiz kadın içmeden sevişemiyormuş.
Erkeklere sorup karar verdiler zahir; kadınlara sorsalardı sonuç "kadın içmeden erkeğe katlanamıyor" olurdu.

Sizden köşe yazarı mı olur?..
Sizden köşe yazarı mı olur?..
25 Temmuz 2009 Cumartesi 11:45
Pakize Suda “potansiyel köşe yazarı” okurlarına soruyor bazı soruları ve cevaplandırmalarını istiyor…

 

GAZETECİLER.COM - Denizkızı Pakize Suda (kendisi çok eski yılların havuz kraliçelerinden olup, altmışına merdiven dayamış fiziksel güzelliğini suya borçludur) “Sizden köşe yazarı olur mu?” diye sormuş…
Biz, soru ekini öne aldık sadece…
“Mu” ile “mı”yı yer değiştirdik yani…
Suda’yı okuyun lütfen ve görün bakalım bir hatamız var mı?..
Pakize Suda “potansiyel köşe yazarı” okurlarına soruyor bazı soruları ve cevaplandırmalarını istiyor…
Biz, “potansiyel” olmaktan çıkıp “köşe kapmış”lara soruyoruz aynı soruları:
 
1-Bir ruh ve sinir hastalıkları uzmanına koşunuz. Hani insanın kendi'sini "Allah", "peygamber", "padişah" Pakize SUDA falan zannettiği bir o ruh hastalığı vardır...
Doktordan sizin bu hastalığa meyliniz olup olmadığını öğreniniz.
Meyliniz varsa köşe yazarlığı sizin için biçilmiş kaftandır.
2- "Öğrenmenin sonu yoktur." Fakat köşe yazarları için bu sözün aslı şudur: "Benim bildiğim bana, bütün medyaya, tüm insanlık âlemine yeter." Size gelince...
Öğrenmenin sonunun olmadığı komşunda ısrarlıysanız sizden bir mok olmaz! •
3- Bilmem haberiniz var mı "yeni bir gazetecilik" geldi.
Nereden geldiğini bilmiyorum ama geldi.
"Nedir?" derseniz...
Yazar, çizer, müdür, koordinatör, editör, muhabir, vs. bütün gazete çalışanları olarak kendi aranızda eğleniyorsunuz.
Budur. Ama çok gençseniz bu yeni akıma ayak uyduramazsınız.
Gençler hayatı çok ciddiye alırlar çünkü.
Daima kızıp köpürecek bir meseleleri vardır.
Umutları vardır en önemlisi.
Daha dünyayı kurtaracaklardır.
Diyeceğim, "zilleri takmak için" biraz "kaşarlanacaksınız".
4- Yöneticiler etinizden, sütünüzden, kılınızdan faydalanacaklardır.
Hazır mısınız?
 
Pakize Suda Hanımefendi bunları sorduktan sonra başlıyor fırçaya…
İşinin ne kadar zor olduğunu ima edercesine:
“Yok öyle ‘Makalemi yazdım, işim bitti’...
Yanı sıra amuda kalkacak, perende atacak, dilinizi burnunuza değdireceksiniz” diyor.
Ve devam ediyor:
 
"İyi, zaten ben de Allah ne verdiyse ortaya döküp üç-beş senede kendimi tüketmek niyetindeyim" diyorsanız, buyurun "değirmen"e doğru alalım sizi! • 5- Seksi misiniz?
"Şart mıdır?" diyeceksiniz.
Değil ama bir sabah durduk yerde dereceye giremediğinizi görüp yıkılmayın diye soruyorum.
Hâlâ, "ne alaka!", "naşı yani!", "nebu ya!" falan diyorsanız hiç kalkışmayın bu işe.
Kardeşim, "yeni gazetecilik; eğleniyoruz" dedik ya size!
Kadınca bir şey

KADIN dediğiniz garip yaratık.
Yahut doğuştan cezalı.
Huzur bulamıyor bir türlü.
Üstün yeteneklerle donatılmış olsun isterse... Bu yeteneklerini ortaya koyma imkânını da bulmuş olsun...
Herkes onu anlasın, onaylasın, beğensin, sevsin...
Ölümsüzlüğü yakalamış, daha kuşaklar boyu aynı şiddetle sevilmeyi garantilemiş olsun...
Yaşadığı topraklarda hiçbir alanda, hiçbir figür onun kadar güçlü olmasın...
Nafile! Yetmez.
O kendince "eksik"tir hâlâ.
Bacaklarıyla göğüsleri henüz övülmemiştir çünkü.
Kafasını kurcalar bu.
50'sinde, 60'ında, 70'inde... Ama bir gün mutlaka bacaklarıyla göğüsleri de hayranlık uyandıracaktır, uyandı ma I id ir.
Buna uğraşır.
En başarılı kadınların bile her geçen gün göğüs dekoltesinin biraz daha derinleşmesi, yırtmacının biraz daha yukarı çıkması bundandır.
Erkekler anlamaz bunu.
Kadınlar iyi bilir.

Pakize Suda
Mehmet Bey hadisesi
25.10.2009 03:00:11

“MEHMET Bey benim sanatımdan etkilendi ama beraber değiliz.”
Mehmet Bey’in eşinin, Mehmet Bey’le ilişkisi olduğunu iddia ettiği genç kızın ifadesi bu.
Mehmet Bey’in, eşinin ve genç kızın kim oldukları önemli değil.
Konu genel.
Genç kız yukarıdaki ifadeyle ilişkiyi reddediyor ama “tecrübe”ye kulak verirseniz “ilişki başlamış” derim ben.
Zira olgun erkekle genç kızın ilişkisi tam da böyle başlar.
Erkek sözde “bir şey”inden etkilenir genç kızın.
Sanatından değilse aklından, aklından değilse hayata bakışından...
Ama dikkatinizi çekerim, asla gençliğinden, güzelliğinden değil!
Genç kız sevinir... “Aklımdan etkilendi!”
Kadın kısmı o yaşlarda var olma çabası içerisindedir çünkü.
Lakin Einstein’ın beynine sahip olsa nafiledir. Genç bir kadının, erkeğin dikkatini çekecek son organı beynidir.

Ama işi bilen tecrübeli bir erkek çıkar her zaman.
“Ben senin sanatından etkilendim.”
Bacaklarından etkilenilmesinden usanmış, umutsuz genç kadın sevinir; eşe dosta duyurur... “O benim sanatımdan etkilendi.”
Ve elbet kırk yılın başında “sanatından etkilenen biri”ni bulmuşken sıkı sıkı sarılır.
İlişki başlamış olur.
Sanatın birleştiriciliği bir kez daha ortaya çıkmıştır!
Fakat ilerleyen yıllarda aynı kadın, o sanatıyla dünyanın en büyük ödülünü alsa erkeğin umurunda olmaz.
Yıllar adamın “sanat”a olan ilgisini yok etmiştir nedense!

Belki de kızlar bilirler erkeğin aslında nerelerinden etkilenmiş olduğunu.
Fakat ilişkilerine “seviye” katmak istediklerinden erkeğin işe akıldan yahut sanattan girmesini yutmuş gözükürler.
Takdir edersiniz ki “kalçalar”ın, “memeler”in havada uçuştuğu ilişki pek “seviyeli” sayılmaz!
Gerçi bana sorarsanız “samimi ilişki” budur aslında.
Yani erkek, “Ben senin taş gibi oluşunu sevdim Burcu” dese, tamam “seviye” biraz düşmüş olur ama “samimiyet” tavan yapar.

İlişkinin başladığına dair inancımın tek dayanağı “sanattan etkilenme” meselesi değil elbet.
“İçgüdü” de var işin içinde.
Benim değil, “eş”in içgüdüsü.
Bakın, bir kadın, kocasının bir ilişkisi olduğundan şüphe etsin de bu asılsız çıksın; o ilişkideki kadının kimliğini tahmin etsin de yanılsın... Vaki değildir.
“Yanılgı” yoktur “şiddetli inkâr” vardır.
“Eş”in haklılığı er geç ortaya çıkar.
Fakat “ikili”nin klişe savunması hazırdır.
Yakıştırılınca mecburen yakınlaşmışlardır!
Aman siz siz olun kocanızı kimselerle yakıştırmayın!
Tersten “the secret” durumu oluşabilir!

Uzun lafın kısası, “Mehmet Bey hadisesi” her açıdan “klasik bir vaka”dır.
Bekleyin, sonucu görürsünüz. Nasıl olsa aşk, meşk, ilişki dediniz mi “fikri takip” gazetecilerin işidir.


MIŞ/MUŞ

Kadının evrimi bitmemiş.
Bizim hiç olmazsa bir mazeretimiz artı ileriye dönük umut vaat edişimiz var!

Ekmek, beyni küçültüyormuş.
Fakat “kalça-göbek”le özür diliyor!

Domuz gribi ocakta patlayacakmış.
Bu da “büyük deprem”e döndü!

psuda@htgazete.com.tr

 

Pakize Suda
"Olgun" kadın
23.06.2009 05:22:21


BENİM dünya güzeli arkadaşım yine açmış ağzını.
"Erkek eşini ara sıra aldatmalı" demiş.
"Ama duyurmadan, rencide etmeden" demeyi de ihmal etmemiş.
Anladınız, Hülya Avşar'dan bahsediyorum.
İki kere evlenip ayrılmış tecrübeli bir kadın olarak konuşuyor.
Şimdi ben nikâh yüzü görmemiş biri olarak ne desem boş. İşkembeden sallıyor olurum.
Gerçi kocadan öte sevgililerim oldu benim de.
Ne dersiniz, sayılmaz mı?
"Ben senin beni aldatma ihtimaline delirdim" diye diye dünyayı dar etmiştim de adamcağızlara...
Fakat arada nikâh olunca hoşgörülü oluyor demek insan!
Ya da yaşla ilgili olmasın sakın bu durum?
Gerçi Hülya'cığıma yaşlanmış olmayı konduramam ama...
"Olgunlaşmak" diyelim en iyisi.
"Olgunlaşma"nın ilk belirtisi, kadının, hayatındaki erkek için zaman zaman "Aman başıma musallat olmasın da..." diye düşünmesidir.
Bir nevi "Benden uzak olsun cehenneme direk olsun"durumu.
Fakat "olgunlaşmak" kimsenin ermek istediği aşama değildir bu ülkede.
Kadın olsun, erkek olsun herkes daima genç ve çılgın kalmak ister.
Ve seksi...
Ve sevişgen...
En azından öyle görünmek ister.
Onun için etrafınızda 45'ini aşmış nice "aşk kadını" görürsünüz.
Yutarsınız, yutmazsınız o ayrı.
Onlar karizmayı çizdirmemek için göstermelik bir erkek edinirler.
Yüz gerdirmenin bir çeşididir bu da.
"Bakın çok gencim, sevgilim bile var!"
Tabii tabii!..
Kuş olup pencerelerine konmak, ne yaptıklarına bir bakmak lazım.
Kadın bin dereden su getiriyordur...
"Aslında müthiş bir aşk böceğiyimdir ama senin gözünün üstünde kaşın var!"
Adam kaşını yok etse burnu batar.
Habire "yerim dar", "yenim dar" diyen yeni gelinin aslında dans etmeyi bilmiyor olması gibi.
Kadının en zor dönemidir.
Ya gerçeği kabul edip bu defteri kapatacak, hayatın öteki tatlarının peşine düşecektir ya da ruhuyla zıtlaşacaktır.
Kadına kalsa birinci yolu tercih eder.
Ama toplum bırakmaz.
Daha doğrusu "ununu elemiş, eleğini duvara asmış kadın" bu topraklarda adam yerine konmadığından, kadın da ne yapsın "mış gibi" yapar durur.
Bu dediklerimin Hülya Avşar'la bir ilgisi yok tabii. O sadece konuya vesile oldu.
Onunkisi her zaman yaptığı gibi "kuyuya taş atmak" zaten.
Fakat siz tavsiyesini ciddiye alır da uygulamaya kalkarsanız başınıza gelecekleri söyleyeyim...
Erkek kısmı kedi gibidir. Eve almaz da kapıda beslerseniz, tamam gider, dolaşır geri gelir ama bir gün bir bakarsınız başka kapıya yerleşivermiş.

Pakize Suda
Perşembe monologları
06.11.2009 06:00:33


■ BU da oldu. internet sitelerinde ona buna "domuz gribi" diye "çamur" atmak.
Evet domuz gribini "çamur" zannedenler var.
Korkarım hastalığın domuzla cinsel münasebette bulunmak suretiyle kapıldığını falan zannediyorlar.
Hem bunun söylentisi olmaz ki arkadaşlar!
Gizlenmesi mümkün değil çünkü.
Yani turp gibi ortalıkta gezen insana "domuz gribiymiş" derseniz herkes başka tarafıyla güler size.
*
■ Şu anda bu yıl selden ölenlerin sayısı, domuz gribinden ölenlerden fazla.
*
■ Çok merak ediyorum... Sizi çarpan "çarpıcı bir açıklama"ya rastladınız mı hiç?
*
■ Karar verdim.
Aşkı çocuk öldürüyor. Çocuğunun annesiyle/babasıyla sevişmek...
Ensest gibi bir şey!
*
■ Bir kesim var ki bütün hastalıkları tek bir nedene bağlıyor.
Cereyanda kalmak!
Adamın beyni kanıyor diyorsunuz, "Cereyanda kaldı, ondan" diyor size.
Öyle özeniyorum ki "hayatı sadeleştirmiş" olan bu insanlara!
*
■ "Şımarıklık"la "gençlik" birbirinin ayrılmaz parçasıdır adeta.
Aile içinde, toplumda gençlere hak görülür şımarıklık.
Yaşlılardansa olgunluk beklenir.
Oysa yolun sonuna yaklaşanların daha çok ihtiyacı yok mudur şımarmaya?
Pohpohlanmaya, cesaretlendirilmeye?
Oksijen tüpü, zor nefes alanlara takılmaz mı?
*
■ "Sarı saçlı, uzun bacaklı bir kadın sadece sarı saçlı, uzun bacaklı bir kadın olmayabilir."
Güzel ama abuk bir cümle!
Nasıl "Siyah saçlı, kısa bacaklı bir kadın sadece siyah saçlı, kısa bacaklı bir kadın olmayabilir" deme gereği duymuyorsak...
*
■ Ece Temelkuran geçenlerde, "Gördüğünden daha fazla Atatürk fotoğrafı görmeye neden ihtiyacı olur insanın" diye soruyordu...
Herkes kafasındaki Atatürk'e bir delil arıyor çünkü.
Fotoğraflar arasından bulup çıkaracak...
"Gördünüz mü ben demiştim!"
Yahut öyle magazin bürüdü ki gözümüzü, "azzz sonra" gördüğümüzde "gözlerimize inanamayacağımız" bir fotoğraf umudunda ve peşindeyiz.
*
■ Ercan Saatçi'nin Galatasaray'a küfrettiği kaset "ıslak imzalı irticayla mücadele eylem planı" gibi.
İkisi de bir kenarda "gününü bekledi"
öyle çıktı ortaya.

MIŞ/MUŞ

■ C vitamininin soğuk algınlığından korumadığı ortaya çıkmış.
Bütün ezberler bozuluyor ancak birinciliği buna veriyorum!
■ İngiltere'de 45 yaşındaki bir adamın, karısına alerjisi varmış.
Adam yeryüzünün "en dürüst bünyesi"ne sahipmiş!
■ Domuz gribinde mutasyon korkusu yaşanıyormuş.
ABD "Değiş tonton" demiş olabilir! İmza- Bir komplo teorisyeni.

yazı Pakize SUDA nın yorum sizin
Maxicep.com - Pakize SUDA Eksik olsun aşk!

HİKÁYE bildik...

Bir erkek, iki kadın.

Kadınlardan biri "esas kadın", ötekisi... Esasında ötekisi "esas kadın" ama bu tanımlamalar yapılırken gönüllere değil de belediye kayıtlarına bakıldığından...

Neyse... Üçlü bir "aşk hikáyesi" işte.

Aslında birinin aşkın ne olduğunu iyice bir anlatması lazım bize. Geldik gidiyoruz, bir türlü tam olarak öğrenemedik.

Özellikle üçlü hikáyelerde aşk var mıdır hakikaten, kiminki aşktır... Karşıdakinin yollarına gül dökmek tamam da mayın döşemek de mi aşk oluyor mesela?

İstenmemeye rağmen vazgeçmemek aşk mıdır?

Veya "erkeği elinden kaçırmak istemeyen kadın"la, "erkeği tam olarak eline geçiremeyen kadın"ın "hırs savaşı" mıdır aşk?

Öğrenemedik.

"Aşk" deyip geçiyoruz netice olarak.

* * *En son yazar Muzaffer Buyrukçu’nun ölümüyle ortaya çıktı yine bu bildik hikáye.

Meğer ömrü boyunca iki kadın arasında gidip gelmiş Buyrukçu. Birine giderken gönlünün, ötekine giderken vicdanının sesini dinleyerek.

"Eş" inatçı çıkmış. Ya da siz inatçı yerine "áşık", "sabırlı" falan da diyebilirsiniz. Gitmemiş bir türlü Buyrukçu’nun hayatından. Hem de karşısında kadın resmi dursa ters çevirecek kadar boğarak kalmış.

Ama "sevgili"yle Buyrukçu da inatçı çıkmışlar.

Üç hayat kararmış özet olarak.

Ölüm gelmiş sonunda. Önce "sevgili"yi almış. Bir hafta önce de işte Muzaffer Buyrukçu’yu aldı götürdü. Geriye "eş" kaldı. 86 yaşında, Alzheimer hastası, 76 yaşındaki hasta kocasını bakıcıdan kıskanan, Buyrukçu’nun cesediyle evde dört gün yaşayan, "Uyuyor zannettim, üzerini örttüm" diyen "eş".

Hatta belki de kocasının hayatına elleriyle son veren... Bakalım, Adli Tıp Raporu ne diyecek.

* * *Bütün bunları Pazar-Sabah’ta Şebnem İyinam’ın kaleminden okurken ağladım. Ne kadar bildik olursa olsun bu hikáye çarptı beni. Belki daha çok yaşanırken, kısım kısım şahit olduğumuz olayların bu defa tamamını aynı anda görmek etkiledi, belki bu kadar acıklısını duymamıştım daha önce... Bilmiyorum.

Ha, belki de artık bu hikáyeler hakikaten "hikaye" olduğundandır. Son yıllarda böyle sürüp gitmiyor üçlü aşk hikáyeleri. Ya para hallediyor meseleyi ya da zaten ikinci kadınlara duyulan aşklar mezara kadar değil pazara kadar oluyor.

Fakat kararmış hayatlara bakınca "eksik olsun aşk, şimdiki kuşak akıllı" demek geliyor insanın içinden.

Pakize Suda
 

 

 

 

Yorum Yaz