Yasemince... YASEMİN PULAT

Yasemin Pulat... EŞİNİ İLK KEZ BENİMLE Mİ ALDATTIN?

SEDEN_AYKUT_gurel_y.pulat&.jpg

Beş yıl yasak ilişki yaşadığı Aykut Gürel'in "Çamura girdim, Allah belamı versin" diyerek günah çıkarması üzerine Yasemin Pulat da sert konuştu:

En azından kendine dürüst ol; eşini ilk kez benimle mi aldattın! İlk kez mi yakalandın!..
Besteci Aykut Gürel'in geçtiğimiz hafta Günaydın'a verdiği röportajda; 'Çamura girdim' ifadesiyle söz ettiği 'yasak aşkı' Yasemin Pulat, 'internethaber. com' adlı sitede bir yazı kaleme alarak cevap verdi: 'Sen çamura değil, yalana batmışsın!' Geçtiğimiz haziran ayında Aykut Gürel'le beş yıl yasak ilişki yaşadığını açıklayan söz yazarı Pulat; "Kimse zaaflarının ve zayıflığının cezasını bana yüklemeye kalkmasın!" diyerek şu açıklamaları yaptı:
Seven erkek aldatmaz
* Kimse koruyamadığı evliliğinin kötü gidişatına beni sebep göstermesin! Kimse birçok kez çatlamış olan bir çatının, daha önce hiç çatlamamış olduğunu söylemesin. Sağlam bir yuvayı ne
benim ne bir başkasının yıkmaya gücü yeter mi? Gerçekçi olun! Eşini seven ve değer veren bir erkek aldatmaz. Hepsi bu!
* Hiç kimse melek değil. Ben de değilim. Herkes hata yapar! Ben de yaptım. Üstelik bir kere değil, birçok kere... Ama hayatım boyunca hiç kimseye 'çamur' atmadım! Hatam ne kadar kötü olursa olsun, bir başkasını karalayarak kendimi aklama yolunu seçmedim. Adil olmak bir erdemdir. Sen adil değilsin!
* Binlerce kez ayrılmak istedim, 'Aşığım sana' dedin. 'Bırakamazsın beni, bırakmam seni' dedin. Yani bugün 'çamur' dediğin gibi... 'Bir tek benimsin unutma' dedin. Yine bugün 'çamur' dediğin o kadın benim... 'İmam nikahı kıyalım' dediğin kadın da bendim.
* Eğer bana biraz insan gibi davransaydın, ben belki susmayı ve hiç konuşmamayı tercih ederdim. Yanlışlar ve hatalar yapmış biri olabilirim ama böyle bir durumda kimsenin canının yanmasını isteyebilecek biri de değilim. Demek ki o kadar çok canım yanmış ki, artık acıyı hissetmemişim...
* Madem söyleyip kurtulmayı düşündün, neden bunca zaman söylemek yerine devam ettin. Neden benden ayrılmayı tercih etmedin? Neden her 'Bitti...' dediğimde, gidip kurtulmadın? 'Ben istemedim, bu kadın beni kışkırttı' diyebilir misin?
* Bir yeri tamir ederken ve bir diğerini feda ederken sorarlar adama 'Yaşarken mutluydun da şimdi mi pişman oldun?' diye! İlişkimiz basına yansımamış olsaydı, bu ilişkiye devam etmeyecek miydin, etmiyor muydun? En azından kendine dürüst ol; eşini ilk defa benimle mi aldattın? İlk defa mı yakalandın?Herkes eşit yaralandı
* Yıllarını paylaştığın hem en iyi dostun, hem en iyi arkadaşın, hem de hayatındaki en önemli kadını kaybetmek ne kadar üzücü anlıyorum... Ama birini kurtarmak için bir başkasını öldüremezsin! Beni de ilgilendiren meselede sadece kendini düşünerek hareket edemezsin!
* Gerçeği yaşamak bir yalanı yaşamaktan daha iyidir. Bu hikayede herkes eşit yaralandı. Başta ailem, herkesten ve özelikle senin 'yol arkadaşından', duygularıma kapılıp sana 'hayır'
diyemediğim için özür dilerim. Böyle olsun istemezdim. Ama sen de benden özür dilemelisin!
şu anda kendi canını kurtarmak için bir zamanlar elini tuttuğun kişinin elini bırakıp, onun uçurumdan düşmesini seyreden birisin. Sen beni, ben kan kaybederken her seferinde ölmeye bırakansın...
* Madem böyle bir özeleştiri yapacaktın, bari samimi yapsaydın. Keşke; birçok kez ihanet ettiğin evliliğini 'örnek evlilik'; beni de onu yıkmaya çalışan kadın gibi göstermeseydin. Ve yaraladığın iki kadından da özür dileseydin. İşte o zaman samimiyetine inanırdım. Bir daha asla konuşmamak üzere, susardım.
Herkes eşit yaralandı
* Yıllarını paylaştığın hem en iyi dostun, hem en iyi arkadaşın, hem de hayatındaki en önemli kadını kaybetmek ne kadar üzücü anlıyorum... Ama birini kurtarmak için bir başkasını öldüremezsin! Beni de ilgilendiren meselede sadece kendini düşünerek hareket edemezsin!
* Gerçeği yaşamak bir yalanı yaşamaktan daha iyidir. Bu hikayede herkes eşit yaralandı. Başta ailem, herkesten ve özelikle senin 'yol arkadaşından', duygularıma kapılıp sana 'hayır' diyemediğim için özür dilerim. Böyle olsun istemezdim. Ama sen de benden özür dilemelisin!


 

Aşkı kadınlar yönetir!

Yasemin Pulat
 
Kadınlar anlaşılmayı beklerler hep. Ben de. Ama bütün ipuçlarını verirler aslında kendileriyle ilgili. Ben de! Kolayım zira. Zeki bir adam için!

Seven kadın kolaylaştırır bütün şartları. Sevmeye görsün. Bütün kadınların en büyük arzusu ve açlığıdır inanmak. Sevildiğinde bir kedinin mırıltısına dönüşür nefes alışları. Sevildiğine inandığında… Ama bir o kadar da an meselesidir tırnak izine dönüşmesi yumuşak dokunuşlarının, inanmadığında. Ve işte bütün sorunlar kapıda!

Bir kadın sevdiğinde bir erkek için çok şey yapabilir. “Ben asla…” ile başlayan bir sürü cümleyi hiç kurmamış farz ederek kendini, bir anda evin bütün idaresini üzerine alıverir. Aniden yemekler yapan ya da yaptıran, evi temizleyen ya da temizleten bir ev kadınına dönüşebilir. Ama ev temizdir sonuçta. Yemekte vardır dolapta. Ütülüdür bütün giysileri ve temiz kokar mutlaka. Kimin yaptığı önemli değil. Önemli olan sonuçtur. Bir kadın için hem kendinin hem de erkeğin hayatını düzenlemek hiç de zor değildir. Yemek de yapar, kariyer de. Aklı da yeter buna, enerjisi de. Hayatında ki erkeğin buna değdiğine inanması gerekir sadece.

Kriz anları önemlidir ikili ilişkilerde. Yani kavga! Krizi erkek kısmı yönetir. Ve kriz anlarında başarısız bir erkek hayatın hiç bir alanında başarılı olamaz bir kadının gözünde. Bir daha asla! Bir kadını idare edemeyen bir erkek ne bir şirketi ne de dünyayı yönetebilir! Altı üstü bir kavga… Zor zamanları da kadın geçiştirir. Sevmeye görsün.

Kadınlar karakter olarak kendilerinden güçlü erkeklere âşık olurlar. Bu dünyaya bir dişi olarak geldiklerini hissetmeye ihtiyaçları vardır çünkü. Ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar hayatın içinde ve sosyal statüleri ne olursa olsun, kadınlar korunmak isterler. Ya da bu oyunu severler! Kadın içgüdüsü!

Duyguları güçlü bir erkeğe kim karşı koyabilir ki? Ve tutkusuz bir erkekse hayatınızda ki erkek bırakın gitsin ve kimi severse sevsin. Tutkusuz bir erkek için arkanıza bile dönmeyin hatta. Âşık bir erkek, ne olursa olsun ve her ne olursa olsun sorun, mutlaka çözmekten yanadır. Kolay kolay bırakmaz meselenin peşini. Seven bir erkek çekip gitmez, vazgeçmez, mücadele eder mutlaka. Sizin için harekete geçmeyen bir erkek “gerçek kahramanınız” değildir. Ondan hemen kurtulun.

Kadınlar duygusaldır evet. Severler aşk cümlelerini ama bu yalan olanı fark edemeyecekleri anlamına gelmez ya da eksik olanı. Akıllı bir kadını kandırmak mümkün değildir. Sadece o kanmak istiyorsa kanar. Ya da kanmış gibi yapar erkeğin gururu kırılmasın diye! O da bir süre. Bilir her kadın ne kadar sevildiğini ya da sevilmediğini… Kadınlar beğenildiklerini her fırsatta duymak ve görmek isterler erkeğin gözünde. Aşkı canlı tutmak zor değildir bir kadın için, kendini bu anlamda güvende hissettiğinde. Ama uzun süre aynı yerde tutmak da kolay değildir, hissetmediğin de.

Aşk adına en çok hatayı kadınlar yapar mutlaka ama bir kadının aptallık yapması onun aptal olduğu anlamına gelmez! Dolayısıyla kadınlar her zaman galiptir aşk oyununda!
Bu yazı 24253 kez okunmuş
Yasemin Pulat
 

Senin olmadığın bir sevişmenin duygu arkası...

Kara kara gecelere salsam kendimi,
kadeh kadeh dağılmaya bıraksam içkiye dayanıksız bünyemi,
dayanmaya zorlasam,
müziğin ritmine uydursam kalça hareketlerimi,
kıvrak olsam, kıvrılsam...
Bozulsam artık inanmayarak aşka, bozsam kendimi.

Ben şimdi hiç alışık olmadığım kadar şarabı bir güzel devirmiş olsam,
topuklu ayakkabılarımı çıkarıp atsam caddenin birinde,
yaslansam kim olduğu hiç de önemli olmayan birine,
“eve mi?” dese,
“fark etmez” desem,
gözleri parlasa,
ben ise tüm kayıtsızlığımla baksam ve bakışlarım ifadesiz olsa,
ama o zaten hiç bir ifadeden anlamasa,
hiç düşünmeden kullansa boşvermişliğimi,
bilmese; aslında kullandığını sandığı şeyi benim kontrol ettiğimi,
elleri bedenimin açıkta kalan yerlerine kaysa verdiğimi sandığı cesaretle,
“çeksene” desem; duymasa ya da duymamış gibi yapsa,
gözlerimi kapatsam o zaman,
seni bulsa aklım,
yarım yamalak duyduğum sesinin tınısında ürpersem aniden,
üstüne alınsa!
“Ne kadar güzelsin Tanrım” dese,
“kes sesini desem” bu senin olmayan sese,
oysa ben kaldırım taşları kadar soğuk olsam,
bunun da farkında olmasa.
Aslında ben hiç dokunmamış olduğun tenimi,
dokunmamışlığına inat bırakıyorsam bu senin olmayan ellere,
bi tuhaf,
ne yani,
senin de mi benim olmadığım sevişmelerin var yani?
Sende mi yarımsın benim gibi?
“Geç bunları” desem kendi kendime,
“anam, babam geç bunları...”
“Efendim” dese,
“yok bişi” desem,
gözlerimi açsam aniden,
kendime ne yaptığımı görmek için
ve hemen kapasam!
karın boşluğumda hala seni düşünmelerin kontrolsüz sancısı olsa,
bu yüzden çığlıklarım geceye karışmasa, akmasa...
kendi içimde kalsam!
Başım dönse, dünya dönse, ben; dönsem!
“Geldim” dese sonra aniden!
“Nereye?” desem.
“Sana,” dese.
“Sen de kimsin?” desem!

Film kopsa!


 

Şimdi ben seni yeniden sevsem

Şimdi ben seni yeniden sevsem, değişecek mi bir şeyler aramızda? Değişmeyecek. Senin hayatın, sorumlulukların… Benim hayatım, sorumsuzluklarım…

Aramızda ki yorumsuzluk!

Yeniden âşık olabilecek misin bana? Ya ben sana? Olmayacak! Git başka yerlerde ara her ne ise aradığını, seni benden böylesine uzaklaştıramayan ne olabilir ki? Kurtul ondan! Benden ya da!

Hatırla ne kadar bencil olduğunu!
Hatırla ne kadar bencil olduğumu!

Düşün! Aramızda ki her ne ise, aşk değil artık. Aşkı geçtik. Ayrılığı da.

Kimse anlamadı mı seni, benim kadar, benden sonra? Kimse benim kadar kötü davranmadı mı sana?

Benden sonra diyorum ama ben hâlâ buradayım. Sen hâlâ bura da. “Gitmek” üzere gittiğim yerlerden de gittim. Dönmedim ama. Ne sana ne de başkalarına. Sadece buradayım. O da, şimdilik. Tenimden ibaretim. Ruhumu da senden çekeli çok oldu, aklımı da. Duygularım desen; artık yoklar burada.

Şimdi ben seni yeniden sevsem; kurtulur mu bir şeyler aramızda? Hem aynı kadın mıyım ben! Baksana ne kadar da değiştim. Kör müsün? Baksana, tırnaklarım uzadı senden sonra… Bak gözlerimin içine; ben eski ben değilim. Artık sevmeye de eskisi kadar yetenekli değilim. “Zaman, neler aldı götürdü benden” demeyeceğim. Sorun; zamanın bana kattıklarında! Şu çoğalmışlığımla baş edebilecek misin? Beni, yine kandırabilecek misin? Ya eski benle aramda ki farkı kaldırabilecek misin?

Şimdi ben seni yeniden sevsem, sorumluluk dediğin bahanelerinden kurtulabilecek misin? Ya da sen, “sen” olabilir misin kendini kandırmadığında?

Ben hayatın ortasında, şehrin karşı kıyısında, -sana karşı!- düşüncelerim yavaş, beklentim az -en azından aşktan yana- hislerim durağan ve netim. Kendimden emin ve emniyetteyim. Ya da şu anda böyle hissediyor olabilirim ve her an emniyetsiz ve tekin olmayan duygulardan birinin peşinden gidebilirim. Her an, şu an durduğum yerden başka bir yerde durabilirim. Yaptığım her şeyin tam tersini yapıyor olabilirim, yoldan çıkabilirim ya da her an aslında bir yol olduğunu da unutabilirim ama sonra aynı yola geri dönebilirim!

Şimdi ben seni yeniden sevsem, söyle beni yakalayabilecek misin? Hadi yakaladın diyelim; aynı duygu da en fazla kaç saniye tutabileceksin?

Kaç saniye, pardon kaç duygu edersin?
Yasemin Pulat

 




 
 

Ben senin hayatından gittim oğlum!

Ne yalan söyledin ne de kandırdın diyebilirim. Mutlaka doğru söylediklerin de vardı, kandırmadıkların da… Hiç söylemediklerin de vardı ama! Şimdi benimde söylemediklerim var! Bu konuşmasız gidişi, ben seçtim!

Ne masaldın ne gerçek...
Mutlaka her ikisinden de etkileniyor insan.
Gerçek bir masalı tercih ederdim!

Gerçek bir masal nasıl olur ki?
Bilmem!
Ve sende biliyor olsaydın şayet, muhakkak yaşıyor olurduk!
Ben senden de, masaldan da ümidi kestim!

Neyse uzatmayacağım. Sonraya bıraktıklarım yok. Sana bıraktıklarım da… Dünle beraber gitti düne ait ne varsa... Bana kalanları da ben sildim. Açılmayacak konular gibiyim... Gidilmeyecek şehirler gibiyim...

Uzatmayacağım, ne söyleyecek sözüm var ne de dinleyecek haldeyim… Uzatmayacağım, ne acım var ne de herhangi bir duygum. Uzatmayacağım, seni ilk defa bu kadar kısa kestim!

Seni evimizde istemiyoruz arkadaş!..

Seni evimizde istemiyoruz arkadaş!..
Seni evimizde istemiyoruz arkadaş!..
13 Aralık 2009 Pazar 13:42
Beni iyi dinle,
 “Ay fenalık geldi,
aynı zamanda
 kafam karıştı;
biri bana hangi devirde
olduğumuzu söylesin”
diye yırtınan sevimli Dul Pakize!..
ADNAN BERK OKAN
Benden 5 yaş büyük halam (Allah yattığı yeri nur etsin) 18 yaşında nişanlanmıştı…
Liseyi bitirdikten sonra üniversite okumasını istememişler miydi yoksa fazla güzeldi de “İstanbul’da yoldan çıkar” diye mi korkmuşlardı hatırlamıyorum…  
Sokaklarımızdagemilerde… trenlerde… minibüslerde… otobüslerde… pazar yerlerinde gördüğünüz insanlarımıza bir bakın lütfen…
Yorgun bedenleri taşıyan ruhların bezginliğiniölü ruhların güldüremediği yüzlerini… dünyaya bakışları “ben doğarken ölmüşüm” arabesk şarkının sözlerini hatırlatan, ışıldayamayan gözlerini inceleyiniz…
Ve eğer “Neşeli Hayat” filmini izlediyseniz; bebek isteyen karısının, sürekli ağzına bal tıkıştırmak için çırpınmasına rağmen, bal kavanozunu elinin tersiyle iten ve seksi aklına bile getirmeyen Rıza’nın bir sözünü hatırlayın…
“Bal hikâye, asıl sorun kafada” deyişini…
Gülmek için hazır bekleyen ama huzur dolu, geleceğe güvence ile bakan kafaya sahip olamadığı için gülemeyen vatandaş Rıza’larla dolu bir ülkede yaşarken, hangi seks?..
Müstakbel enişteyle (askerden yeni gelmiş, 1.85 boyunda yakışıklı bir tekstilciydi) beraber sinemaya gittiklerinde yanına mutlaka beni verirlerdi “namus bekçisi” olarak…
Babaannem rahmetli beni bir kenara çeker, “sinemada ortalarına otur” derdi…
Ve sinemada ben o emri yerine getirsem de, halamla enişte adayının ellerinin benim omuz üstümden birleşmesine ses çıkaramazdım…
Peki o “yasakçı” zihniyet daha mı iyiydi?..
O gün bile ufacık boyum ve henüz gelişen beynimle “yasakçılığı” doğru bulmuyordum…
Hele bugün ve hem de eşiyle sekiz senelik flörtten sonra ancak evlenebilen biri olarak elbette daha da kötü olduğunu düşünüyorum…
Ama…
Benim günümüz arkadaşlık anlayışı ile zaten bir sorunum yok ki…
Ne hayat tarzlarına karışırım insanlarımızın, ne yaşamlarına, ne de giyim kuşamlarına…
Bana ne!..
Ama “dizi” ya da ”sinema filmi” adı altında evime “porno” görüntülerinin girmesine tahammülüm yok…
“Kanal değiştir” emrine ise hiç gelemem…
Evlerimiz TV alıcısı ile dolu…
Ne yapacağız?..
Çocuklarımızın, torunlarımızın odalarındaki televizyonlara “kilit” mi vuracağız?..
Yoksa odalarına “TV alıcısı” koymayacak mıyız?..
Peki o zaman “Yasakçı” olmayacak mıyız?..
                            ***
Her şey gibi gülme anlayışımız da değişti…
Haliyle güldürenler de…
İsmail Dümbüllü mezarından çıksa kaç kişiyi güldürebilir bugün?..
Ama Recep İvedik rolünü oynayan Şahan Gökbakar yellendiğinde bir sonraki repliği duyamazsınız kahkaha gürültüsünden…
Osuruğa gülen bir millet!..
Hâsılı; bir yanda osuruğa ve kapı gıcırtısına bile gülen 4 milyon yurttaş…öte yanda ne yaparsanız, ne söylerseniz söyleyin, Neşeli Hayat’taki Rıza gibi hiç gülemeyen 68 milyon halk kitlesi var…
Sadece “dizi” ya da “sinema filmleri” mi?..
Keşke o kadarla kalsa!..
Konuklarıyla sadece seks konuşan, onların yatak odalarında perde olmaya meraklı hanım sunucularımızı hatırlayın meselâ…
Hülya Avşar’ı…
Saba Tümer’i…
Ve bu ikiliye benzemeye çalışan diğerlerini…
Yok, yok…
“Ahlâk” anlayışı, “namusu apış arasına sıkıştırmak isteyen ama beyni orospu olmuş” yoz biri değilim…
Olmam, olamam da…
Ama…
Cinselliğin, kadın ve erkeğin arasında yaşanmasını istemekten bir türlü vazgeçemiyorum…
Ne birilerinin sevişmelerini izlemek istiyorum, ne de birilerinin benim cinsel yaşamımı merak etmelerine dayanabiliyorum!..
Cinselliğin “tabu” değil, “tabii” olmasını isteyenlerdenim…
Örneğin, Akbaba’nın Üç Günü filminde Faye Dunaway ile Robert Redford’un o sahici, abartısız, hiçbir olağanüstülük taşımayan ama arzu ve sevgiyi 
Beni iyi dinle, “Ay fenalık geldi, aynı zamanda kafam karıştı; biri bana hangi devirde olduğumuzu söylesin” diye yırtınan sevimli Dul Pakize!..
Sen de, “sevişme” adı altında “düzüşme” izlemeye bu kadar meraklıysan git kendine “popüler” olmayan “kırmızı noktalı” bir kanal seç…
bedensel hazla birlikte veren “sevişme” sahnesini nasıl unutabilirim…
 Düşüncelerin özgürleştirilmesi fikirleri olgunlaştırıyor ama cinselliğin özgürleştirilmesi insanlığı köleleştiriyor…
Bernard Shaw; “Rastgele cinsel ilişki özgürlüğün değil, köleliğin bir sonucudur” demişti…
                      ***
Ve onun için şöyle sesleniyorum: 
Bana bak, dizi ya da sinema filmi meraklısı yapımcı arkadaş!...
İstersen porno film çevir…
İstersen erkek ve dişiyi duhul halde getir o devasa sinema perdesine ama…
Televizyon alıcısı kılığına bürünüp de benim evime girme…
Bizim ve onların evlerine de girme…
Rahat bırak bizi…
 
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Cübbeli: Helal olan her şeye binerim-İZLE

Cübbeli Ahmet Hoca, Helal olan her şeye binerim deyince Altaylı krize girdi reklam arası vermek zorunda kaldı.
14 Aralık 2009 / 09:52
cubbeli-helal-olan-her-seye-binerim-izle

ENSONHABER.com/ÖZEL Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, dün gece Habertürk TV'de yayımlanan Teke Tek programına konuk oldu.

Hem izleyicilerin hem de Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'nın sorularını yanıtlayan Cübbeli Ahmet Hoca, bir izleyicinin gönderdiği soruya verdiği cevapla, Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'yı gülme krizine soktu.

HELAL OLAN HER ŞEYE BİNERİM
İzleyicinin Cübbeli Ahmet Hoca'nın 'hiç vaktim yok' sözüne gönderme yaparak 'Hiç vaktim yok diyor ama zamanında
jetskiye binmeye vakti olmuştu' sorusunu Ahmet Hoca'ya yönlendiren Fatih Altaylı, aldığı cevapla krize girdi.

İzleyici sorusuna 'Bayram tatili vardı 3 gün. Bayram tatil olmuyor mu? Biz bayramda ders vermiyoruz. Biz helal olan her şeye bineriz. Bizim haramla zorumuz var' şeklinde cevap verince Altaylı ve Bardakçı gülme krizine girdi.

REKLAMA GİDELİM Bİ KENDİME GELEYİM
Fatih Altaylı, 'Hocam ben burda bir ara vereyim. Bu lafın üstüne söylenecek bir şey yok. Sen helal olan her şeye binerim
deyince ben burda bir duracağım. Bir kısa reklam arası verelim bi kendime geleyim' dedi.

İŞTE ALTAYLI'NIN KOPTUĞU AN

Cübbeli: Helal olan her şeye binerim
Cübbeli: Helal olan her şeye binerim

 
Pakize Suda
Peçeli kız... Ateş gibi
08.11.2009 16:29:27


YER Eminönü.
Yılda birkaç kez çıkılan seferlerden birinde, bir kahve molasındayım.
Mekânın geçici sakinleri olarak, özellikle kadınlar, görünüşte çeşitlilik arz ediyoruz.
Tesettürlü kadınlar da var, blucinli genç kızlar da, yarı değil tam çıplak turistler de.
Derken kapıdan kara çarşaflı ve peçeli bir genç kızla erkek arkadaşı giriyor.
"Mozaik" tamamlandı!
Çarşaf ve peçeye rağmen gelenin genç kız olduğunu nasıl anladın diyeceksiniz. Öyle ya, ana-oğul olmadıkları ne malum!
Bakın, değil çarşaf, bir kadının (erkeğin de elbet) üstüne beton dökseniz yaşının belli olmaması diye bir şey söz konusu değildir.
Vücut dilini gizleyen bir örtü henüz icat edilmedi. Dolayısıyla karşımdaki "dil", "Ben gencim, yanımdaki de sevgilim" diyordu.
Yeri gelmişken...
Her gün yeni bir mucizeye imza atan estetik tıbbın ne yazık ki bu konuda yapabileceği bir şey yok. Duruşu, yürüyüşü gençleştiremiyor. Zaman içerisinde "ayvayı yiyen" eklemler yaşı ele veriyor. Bir kere oturup kalkması yeter insanın.
Eklem dediğiniz "canlı nüfus cüzdanı" adeta!
Bu hususta ortopedistlerle romatologlardan bir kıyak beklenmekte olduğunu duyurayım buradan. Vallahi paraya para demezsiniz arkadaşlar!
Fakat insanoğlu bu arada boş durmayıp kendi başının çaresine bakmakta elbet.
Nitekim yaş icabı oluşan ağrıların, şekil bozukluklarının, şişliklerin, "düşüp ayağı burkma", "spor yaparken lifleri koparma" gibi nedenlere bağlanarak karşıdakilere yedirilmesi yönündeki gayretlere sık sık şahit oluyoruz.

*

Şimdi esas konuya geliyorum.
Ben hayatımda peçeli kızın gözleri kadar güzelini görmedim!
"Mi acaba?" diye düşünüyorum.
Bakıyorum...
Kahverengi. Yani çoğumuzunki gibi.
Çok mu iri, kirpikleri çok mu uzun?
Yo.
Peki?
Sebebini hepimiz biliyoruz.
Rakibi yok o gözlerin.
Bırakın dudakları, göğüs çatalını falan; alınla burun bile yok.
Rol çalacak hiçbir şey yok.
Gözler bütün rolleri üstlenmiş.
Kâh dudak oluyor, kâh göğüs, boyun, bacak...
Gerçi gözlerin her durumda, yani "rakip"leri varken de, öne çıkacak yetenekte olduğu bilmediğimiz şey değil.
Marifetlerinden bizzat faydalanmışlığımız vardır hepimizin.
Yeri gelmiş sadece onlarla kavga etmiş, çağırmış, göndermiş, affetmiş, kızmış, yumuşamış, anlamış, sevişmişizdir.
Ama peçeli bir yüzdeki gözler sanki bütün bu yeteneklere sahip olmasa da olurmuş, "tek başınalık" yetermiş gibi geliyor.
Şöyle söyleyeyim, o peçe gözleri değil de sadece çeneyi ortaya çıkarsaydı mesela, "Böyle güzel çene görmedim" derdim büyük ihtimalle.
Bilmiyorum, "Az çoktur" desem buraya uygun düşer mi?
Sadede geliyorum.
Eğer kadının örtünmesindeki maksat karşı cinsi tahrik etmemekse, din önce peçeyi yasaklamalı bana sorarsanız.
Ne daracık blucinli kızlar, ne çıplak turistler... Hepimiz peçeli kızın gözlerine kilitlendik o gün.
"Ateş" gibi, "televizyon" gibi istemesek de dikkatimizi çekti durdu.
Bakın siyasi ve dini yönünü unutun... Sadece "bir giysi"den söz ediyorum şu anda.
Ve çarşafla beraber, gözleri açıkta bırakan peçeden daha seksi bir giysi bilmiyorum.

 
 
 

Sevda Türküsev

Umut Akyürek’in Sanat’a Ne kadar Saygısı Var?

14 Aralık 2009 Pazartesi
 
 
 

Malumumuz üzere biz Türk milleti olarak her şeyi abartırız…

 

Her bir konura orantısız güç kullanırız. Gerek savaşta gerek barışta gerek teknoloji de yani kısaca aklınıza ne gelirse biz her konuda abartırız ama bu abartıların neticesinde kimse sonunda “acaba bunun bir zararı var mı” diye düşünmez.

 

Nasıl ki cep telefon kullanımın da, bilgisayara oyunların da, açılmakta saçılmakta, soyunmakta, estetik cerrahi de, botox- dolgu yaptırmada daha sıralayamayacağım o kadar farklı konularda ölçüyü kaçırmakta üstümüze yok.

 

Dün akşam Tiyatro daydım, Umut Akyürek ve Abdullah Şahinin başrollerinde oynadığı “ Gazino bülbülü” adlı oyundaydım. Oyun gerçekten güzeldi komikti zevke izledik tabi, Umut Akyürek’in olması seyirciyi biraz daha çekiyor.

 

Umut Akyürek de bir estetik eseri olarak Allah için güzel şarkıları “eh işte” diyebileceğiniz oyunculuğu ile oradaydı.

 

Fakat kendini “Angelina Jolie” benzeteceğim diye resmen hortlak gibi olduğunun farkında mıydı acaba?

 

Estetikli burnu, dolgu yanakları ve dudakları ile çok itici bir görünümü vardı. Birde en komik tarafı saçlarını aynı Angelina Jolie gibi sanki hiç taranmamış gibi salkım saçak bırakarak üzerinde abiye bir sahne elbisesi ile yataktan yeni kalkmış kadınlar gibi o sahneye nasıl çıkıyor hayret doğrusu…

 

Tamam, kendini Jolie’ye benzetmiş ama neticede sevgili Umut Hanım, sen Türk sanat müziği icra eden bir şarkıcısın Jolie ise bir film yıldızı. Sırf birine benzeyeceksin diye salkım saçak Türk sanat müziği icra etmen hiç de doğru değil.

 

Hatta bana göre icra ettiği sanata hakaret sayılır.

 

Üzerinde saten dekolte abiye gece kıyafeti gayet kibar bir konuşma üslubu ama saç baş dağınık.

 

Ayrıca Akyürek öncelikle zaten sesiyle gündeme gelmiş biriyken neden böyle birilerine benzeme ihtiyacı duyar acaba? Neden kendi üzerinde estetik ile bu kadar oynar ve henüz yaşı bu kadar gençken kendini bu kadar riske sokar?

 

Ajda Pekkan’ı hiç mi görmüyorlar?

Hiç mi doktorları dinlemiyorlar?

 

Akyürek ve birçoklarının bu ego tatminsizliği nedir?

 

Şöhret olmak demek bu olsa demek galiba…

 

Gözlerin iyice kör olup ne yaptığı ne de yapılanın nereye gideceğini bilmezden gelmek…

 

Tabi ki herkesi kendi kişisel seçimi ama birde şu var: Haydi hiçbir yeteneği olmayan ve kadınlığı ile bir yere gelmeye çalışanların amaçlarını anladık diyelim ama sesiyle- yetenekleriyle bir yere gelmiş kişilerin bu yollara başvurmaları asıl düşündürücü…

 

Ben Umut Akyürek’i işte icra ettiği sanat dalı sebebiyle eleştiriyorum…

 

Ama tabi, idealleri arasında sinema artisti olmak varsa onu bilemem. Yalnız gene de bir Türk sanat müziği sanatçısının derli toplu olması gerekir diye düşünüyorum. Sırf birilerine benzeyeceksin diye o güzelim sesini o muhteşem şarkıları salaş ve darmadağınık söylemek kimseye yakışmaz.

 

Ayrıca şunu da unutmamak lazım artık sinemayı bir tarafa bırakın Televizyon dizilerinde oynamak için bile soyunmak- öpüşmek- sarılmak- koklaşmak gerekiyor.

 

Ya da, pop- türkü- arabesk veya her hangi bir tür müzikle çok popüler ve ünlü olmak için bayağı bir açılmak gerekiyor. Kadınlığın ve cinselliğin ön plana çıkarıldığı kıyafetler giymek ve klipler çekmek gerekiyor.

 

Bence çok popüler ve meşhur olmak isteyenlerin ya icra ettikleri sanat dalını yaralamadan yollarına ölçüler nispetinde devam etmeleri ya da Türk sanat müziği gibi tarihi olan saygın bir müziği icra etmekten vazgeçmeleri gerekir.

 

www.sevdaturkusev.com

 

Pakize Suda
Gözlerim yaşardı
13.12.2009 19:09:50
MAHSUN Kırmızıgül'ün senaryosunu yazdığı Gecenin Kanatları'nı henüz izlemedim.
Ama çıkan eleştirilerin hemen hepsini okudum.
Filmin özetle, "Siyaseti boşver, yaşamana bak" dediği konusunda neredeyse herkes
hemfikir.
Ve bu yüzden filmi başarısız buluyor hepsi.
Görmediğim filmin savunmasını yapacak değilim. Zaten herkesin birden mesajı yanlış
algılamış olması mümkün değil.
Benim takıldığım nokta başka.
"Siyasete teşvik edilme arzusuyla yanıp tutuştuğumuzu" bilmiyordum.
Başyazarların bile "magazin"e çekilmeye çalışıldığı...
"Siyasetsever" genel yayın yönetmenlerinin görevden alındığı...
Bütün köşe yazarlarının gittikçe "hafiflediği"...
Genel yayın yönetmenlerinin, "okurun siyaset okumak istemediği" kanısında olduğu...
Siyaset yazanların "ek yazarları" kadar itibar görmediği...
Durumu kısaca "Vur patlasın, çal oynasın" şeklinde özetlenebilecek basının,
filmlerden "siyaset güzellemesi" bekliyor olması karşısında gözlerim yaşardı sadece.
Gülmekten.

Değdi mi değmedi mi

HAZIR söz filmlerden açılmışken aylardır sürüp giden şu meşhur "sevişme sahneleri"
konusuna da girelim.
Amanın, böyle uluorta "sevişme sahnesi" demem ayıp kaçmasın!
Maazallah, okurun ahlakını bozmuş olmayayım da!..
Bakın sevgili okur, laf ağzımdan çıktı ama vallahi dilimin altında yastık vardı!
Ne bu be!
Bir yastık mevzuudur gidiyor!
Hayır, anlamadığım, koruduğumuz "seyircinin ahlakı" mıdır, yoksa "oyuncunun namusu" mu?
Seyirci yastığı görmediğine göre derdimiz önce oyuncunun namusu herhalde.
Aman kızım bak doğruyu söyle, adamın bedenini bedeninde hissettin mi?
Bak, bu ülke namusu için yaşıyor, ona göre!
Türk kızları sevişmez!
Sizi seyreden gençlerde yanlış kanaat oluşmasına neden olursunuz sonra!
"Sevişilecek" komutunu alır, topluca tişörtleri sıyırıverirler!
Bu vebalin altından kalkamazsınız!
Aslında yapımcılar kesenin ağzını açıp sevişme sahneleri için Sharon Stone'u getirmeli!
Seyirci, "Bu Sharon Stone'dur" deyip ahlakını muhafaza eder!
Bir daha soruyorum, "değdi mi değmedi mi?"
Yastık pofuduk muydu?
Ben sizi bilirim, pide gibi bi yastık koymuşsunuzdur!
Fırsattan istifade tahrik oldunuz di mi!
Ay fenalık geldi, aynı zamanda kafam karıştı; biri bana hangi devirde olduğumuzu
söylesin!
Bu konu hakkında "karşı yorum"da bulunmak bile abesle iştigaldir ama yaptım bir kere.
Bi rahat bırakın insanları, işlerini yapsınlar!
Ha, basının işi de "kurcalamak" diyeceksiniz... İyi. Ama bir ara Haydar Dümen'e
uğrasınlar derim yine de.

MIŞ/MUŞ


* Farenjit teşhisi konan kadın, domuz gribinden ölmüş.
Doktor dediğin teşhisi koyar, hastanın neden öleceğine karışmaz!

* İsveç'te 20 yaşındaki genç kız, reklam için kamera önünde orgazm olmuş.

Türkan Saylan ve Nezihe ARAZ

 

 


Saylan'ın başörtüsü bakışı pes dedirtti

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Türkan Saylan, Akşam Gazetesi'yle 'oldukça ilginç' denebilecek bir röportaj yaptı.
Yazı Boyutu 10 12 14 16
Türkan Saylan deyince Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, ÇYDD deyince Kardelenler geliyor akla… Bir yanda okumak isteyen genç kızlar, diğer yanda bu kızlara burs vererek yardımcı olan binlerce gönüllü… Şimdiye kadar 25 bin kız okula gönderilmiş. Hedef 100 bin. “Bunu başardığımızda fark yaratacağız” diyor Türkan Saylan. Sadece burs yetmiyor; kızların okuması için okul, özellikle de yurt yapılması şart. Dolayısıyla her ile, her ilçeye bir yurt yaptırmak gibi bir hayalleri de var. Yaklaşık 800 taneye yani…

Bir yurt 500-600 bin YTL’ye mal oluyor. Peki, bu parayı verip yurt yaptıracak zenginimiz, işadamımız yok mu? Zengin hem de çok zengin bir işadamına bu teklifte bulunmuş Türkan Hanım. “Trilyonların telaffuz edildiği ihalelere giren çok önemli biriydi. ‘Maliyeti bölsek bütün işadamlarına yaptırsak’ dedim. Gülerek baktı bana; ‘Valla hocam bu çok hayali bir şey. Olacak iş değil. Başbakan telefon açsa, belki bir tane yaparız’ yanıtını verdi.” Şimdilik projelere, kampanyalara destek veren kuruluşlar, emekli ikramiyesini hibe eden öğretmen, memur, doktorlarla idare ediyorlar.

“Kampanyalarla yaptırdığımız yurt sayısı 25’e yaklaştı. Biz de 10 tane kadar yaptırdık. Bu sene kendimizle pek bir övünüyoruz; 4 tane yaptırdık.

400 kıza daha eğitim imkanı tanıdık.”

KÖŞKE HARCANACAK PARA İLE…

Şu günlerde kafasını Çankaya Köşkü’nde değişiklik için gözden çıkarılan 30 trilyona takmış bulunuyor. “Çok öfkeliyim bu konuda. O parayla ne kadar çok okul, yurt yapılır düşünsenize! Zarar görmüş olsa, eksiği olsa anlayabileceğim. Gerçekten inançlı olsalar, bu kadar büyük bir parayı, Türkiye’nin parasını, bizim paramızı çar çur etmezler.” 30 trilyona 50 tane yurt yapılır mesela! Cumhurbaşkanından yurt yaptırılmasına destek, hükümetten, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ise zorunlu eğitimin lise sona kadar uzatılmasını istiyor. “11 yaşında mezun olunca kocaya gidiyordu kızlar. Şimdi 14’te mezun oluyorlar, yine erken. Erkekler çobanlık yapıyor askere gidinceye kadar, kızlarsa evleniyor.”

Gelelim esas konumuza, türban meselesine... 20 yıl öncesine kadar türban sorunu yoktu, genç kızlar kapanma mücadelesi vermiyordu. Ne oldu sonra?

Şule Yüksel diye bir kadın çıktı. Dışişleri Bakanı Babacan’ın halası... Tabii kızların bir modele ihtiyacı var; Angelina Jolie olsa modelleri, ona özenecekler. Türkan Şoray olmadı mı bir dönem kızlar? Filiz Akın gibi sarıya boyatmadılar mı saçlarını? Geçen gün bizim kızlara elbise alınıyor. “Hepsi Seda Sayan oldu kızların” dedi arkadaşlar. Gece elbisesi almışlar. “Kızım, memleketine, Batman’a döneceksin, orada nasıl giyersin bunu?” dediklerinde, “Bir gece giyeyim, sonra sandığımda saklayacağım” cevabı verilmiş. Giyinip bir yere gitmeyecek, aynanın karşısında kendini seyredecek.

En doğal hakları…

Elbette. Bir arzudur ama sömürülmemesi gereken bir arzudur. Bu bir kadın, genç kız sömürüsüdür. Kendimden örnek vereyim; lisedeyken çalışacağım diye tutturdum. İzin vermedi ailem. Israr edince annemle beraber gittik. Giderken başörtüsü taktım.

Neden?

Beni ‘fingirdek kız’ zannetmesinler diye! Biliyorum ki genç kızlar birtakım amaçlar için takıyorlar. Bir, modaya uymak için; iki, çalışabilmek için. Başı kapalı olunca aile izin verecek, işyerindeki adamlar hafif kız zannetmeyecekler. Şimdi daha serbest olmak için de takıyorlar. Ne var ki siyasetçiler bunu fark ettiler. Biz nasıl onlar okusun, kendi ayakları üzerinde dursun, ezilmesin diyorsak, siyasetçiler de biz bunlardan nasıl yararlanırız, diye peşlerine düştüler. ABD 80’lerde bize ne dedi? Dininize dönün, dinsizlik sizi komünizme götürür, ılımlı İslam şablonu dayadı önümüze. Erkekler kenara çekildi, kadınları öne sürdüler.

Kadınların bunu fark etmemesine, kapanmak için mücadele vermelerine ne diyorsunuz?

Bir kadın, bir cumhuriyet kadını, hatta bir feminist olarak olaya baktığımda ‘çocuk ve kadın hakları’nı öne çıkarıyorum. Her çocuk büyürken güneşten yararlanacak, denize girecek, spor yapacak. Sağlığı ve gelişmesi açısından kız ve erkek çocukları ile birlikte eğitim görecek. Hayata atılırken birbirlerinden çekinmeyecekler, bağımsız ve demokrat aileler kuracaklar. Dolayısıyla kimsenin o küçücük kızları örtmeye hakkı yok.

O yaşta kişinin özgür iradesi de mümkün değil!

Bizim leydileri düşünün; abisi istemiş, ağlamış, intihara kalkışmış, sonra yüreğine gelmiş. Kimi kandırıyorlar? Herkesin yüreğine geliyor. Ben yüreğime geldiği zaman duamı ediyorum, abdestimi alıyorum, kimseye kötülük etmiyorum. Dindarlık böyle olacak. Bazıları öyle bir baskı kuruyorlar ki çocuklar üzerinde, “Saçın gözükmeyecek, yılan olur seni sokar!” diyorlar. Bunu söylemek hakkına kim sahip olabilir? O çocukların çoğu psikolojik rahatsızlıklara uğruyor. Bir doktor olarak asla kabul etmiyorum bunu. Genç kızlar üzerinden siyaset yapılması da ağırıma gidiyor, benim üzerimden yapılmış gibi hissediyorum. Tamam, özgürlüktür, örter, kimse bir şey diyemez. Kimse karışmıyor zaten! Sadece eğitimde, bürokraside olmayacaklar. Ben kadınlara bir şey demiyorum, kızmıyorum. Zaten kızma hakkım yok. Onları bu şekilde kullanan siyasetçilere kızıyorum. Bunun kadınlara ikinci bir haksızlık olduğunu söyleyenler var. Erkekler okuyup, vekil olabiliyorlar ama kadınları bir de burada dışlıyoruz… Kadının ‘örtünmesi değil, örttürülmesi olayı’ ile karşı karşıyayız. Kadın üzerinden siyaset yapılmasın. Din ve kadın sömürüsü birbirine paralel gitmiştir.

Peki, ne olacak?

Yasalarımız var, anayasamız var, insan hakları mahkemeleri var. Mahkemelere gidip, hakkımızı arayacağız. Nasıl isterlerse öyle giyinsinler, bizi ilgilendirmez ama eğitimde ve kamusal alanda olmayacaklar. Bugün belki o kadınlara yardımcı olamayız, ama onların yetiştirdiği çocuklar konusunda uyanık olmalarını sağlayabiliriz. Biz Atatürk’ün kızlarıyız. Cumhuriyete bir borcumuz var. Bu borcumuzu da çağdaş kızlar yetiştirerek ödüyoruz. Bu da bizim en doğal hakkımız.

Türkçe ezandan Arapça ezana

“Tek partili sistemden çok partili sisteme geçtiğimiz dönemde ilk işi ne oldu Demokrat Parti’nin? Ezanı Türkçe’den Arapça’ya çevirdi! Ben Türkçe ezanla büyüdüm. Sözlerini anladığımızdan büyük keyif duyardık dinlediğimizde. Yıllar sonra bunun nedenini gazeteci-yazar Nezihe Araz’dan öğrendim. Babası Demokrat Parti’den milletvekili. Adnan Menderes’le röportaj yapıyor ve “neden?” diye soruyor. “Sen biliyor musun ben kimle yarıştım?” diye cevap veriyor Menderes. Bir devle, İstiklal Savaşı kahramanı, Milli Şef, büyük bir kitlenin hayran olduğu, arkasından gittiği bir isimle, İnönü’yle yarıştığını söylüyor. Onların söylediklerini tekrarlamamak için dinden imandan girdiğini, ezanı Arapça yapma sözü verdiklerini söylüyor. Ben Menderes’in hiçbir zaman şeriatçı olduğunu düşünmedim. Ama siyasetin içine girince, inanç sömürüsü yapılınca iş değişiyor.

AKŞAM

Alkollü Kadınlar'ın "TÜRBAN" Yalanı...

22 Kasım 2009 Pazar

Sevda Türküsev

sevda_turkusev@yahoo.com

 

 

Hani “kadınlardan korkulur” derler ya, işte bu söze katılmamak mümkün değil. Hele şu gelişen dünya da ve kadınların sosyallikleri bu kadar artmışken…

 

Cuma akşamı bir davetteydik ve tabi ki hemen hemen herkes alkol alıyordu. İlerleyen saatlerde yavaş yavaş gitme hazırlıkları yapılırken yanımda oturan bayana ne tarafa gideceğini sordum ve yolumun üzeri ise bırakabileceğimi söyledim. Ben alkol almadığım için arkadaş toplantılarında genellikle şoförlük yaparım.

 

Bayan’ın verdiği cevap: Teşekkürler benim arabam var…

 

Fakat alkollüsünüz diye karşılık verdiğimde bana aynen şöyle dedi “ arabada başörtüm var böyle alkollü olduğum zamanlarda başımı bağlıyorum ve polisler tesettürlü olduğumu göründe durdurmuyorlar” dedi.

 

Bunu yapanları zaten biliyordum ve duyuyordum ama canlı olarak ilk defa şahit oldum…

 

Gece alkol alan çoğu bayan arabalarını kendileri kullanıyorlarsa bu numarayı yapıyorlar. Bir güzel başlarını bağlayıp insanların manevi duygularını sömürüyorlar.

 

Burada insanlık adına iki açıdan utanılacak bir durum söz konusu…

 

Karşısındaki insanın manevi duygularını kullanmaları bir, diğer daha acı kısmı ise kendi manevi duygularını bu kadar ayaklar altına almaları.

   

Bir Polis ya da herhangi sıfatta ki bir insanı kandırmasının haricinde dini değerlerini gece eğlencesi ve dinin haram kıldığı bir şey için kullanması açıkçası en büyük şerefsizliktir.

 

Kardeşim, Alkol alacaksan al sana kimsenin karışacağı yok ama alkollüyken zaten araba kullanman yasaktan öte tehlikeliyken birde üstüne böyle pis bir oyun oynamam insanlığa sığmaz…

 

Polis kardeşlerimizin yerine koyuyorum kendimi, onların gayet samimi duygularla ve kadın oldukları için ayrı bir saygıyla baktıkları bu kadınlar tarafından bu şekilde kandırılmaları ne kötü bir şey.

 

Vallahi buradan tüm emniyet görevlilerine sesleniyorum…

 

Kapalısı- açığı kadın- erkek demeden yapın görevinizi kardeşim…

 

Netice de siz görevinizi yapıyorsunuz…

 

Böyle adice oyunlara başörtüsünü alet etmişler varken artık gerçek manada tesettürlü bayanlarda kusura bakmayacaklar alınmayacaklar.

 

Her kim hangi kıyafette olursa olsun üfleteceksiniz o aleti…

 

Hayır, bu oyunu oynayan kadınların Allaha inançları nasıl bir mantığa sığıyor acaba?

 

Bunu yapan kadınlar normalde başı açık dolaşan kadınlar yani, başı gerçekten kapalı kadınlar değil...

 

Oldu da bir polis böyle bir bayanı çevirdi kontrolünü yaptı ve bayan alkollü çıktı…

 

Haydiiii, Al sana manşetlik bir haber…

  

Başörtülü kadının alkollü hali diye yerden yere vuracaklar tüm tesettürlüleri…

 

İşin aslı ortaya çıkıncaya kadar yara alanlar alacaklar o kadar…

 

İşte biz insani duygularımızı bu kadar ayaklar altına alırsak en yüce değerlerimizi bu kadar alaşağı edersek sonra oturur dizlerimi döveriz.

 

Maalesef, insanlar akıllarını böyle şerlere çalıştırmaya başladıklarından bu tarafa ahlaksızlık- fuhuş- hırsızlık- cinayet vs… gibi vahşice olayların zeminleri fazlalaştı sayıları arttı.

 

Başını örterek kendini koruma altın aldığını zanneden bu zavallı tiplerin asıl en büyük tehlikenin içinde olduklarını hatırlatmak isteriz…

 

Alkollü halinizi polislerden korumayı başarsanız da “ İmanınız” konusunda kendinizi Allah’tan nasıl korursunuz orası bir sürü???????????????????????

 

www.sevdaturkusev.com

 

MİNASS   NOT :    Ne yazık ki dini istismar bizim insanların ileiklerine işlemiş.. ticaretten tutun siyasete, sağlıktan tutun... egitime... din bezirganları saf, temiz kalpli insanları kandırabilir, ama  beynini kullanan. akıllı insanları asla.. örnek mi vereyim  buyrun okuyun.. maun suresini... onlar hacıyada gitse, ibadet te yapsalar,  allah onlara dünyada ki istediği yaşamı verir,  ve onları ne büyük bir acı ve  izdırap bekliyor bilmezler der başka bir ayette günahkar müslümanları af ederim ama bana inkar edenlerle   " inanmış görünüp  şahsi menfaat için dini istismar edenlere.." münafıklara ebedi yurt olarak cehennemde kalacaklardır der...  kuranı  kerim türkcesni bunun için hiç bir hükümet  derslerde okutulmaz.. çünkü Adnan MENDERES  dini kullanmıştır ve sonuç meydanda asılırken onun peşinden gidenler yoktu... çünki halkımızın güzel bir sözü var " giden ağam gelen paşam.." artık sözü kısa kesmek lazım vesselam...

Küçük bir kızılderili hikayesi çok şey anlatıyor…

 

KIZILDERİLİ

 

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri hayat, aşk ve evlilik üzerine konuşurken şunları söylüyor:
-İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş. Kurtlardan biri, korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, üstünlük taslamayı ve bencilliği temsil ediyor. Diğeri ise, zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.

Onu dinleyen gençlerden biri

-Hangi kurt kazanacak, diye soruyor.

 

Yaşlı adam kısaca cevap veriyor:
-Hangisini besliyorsanız, o kazanacak…

 

 

BİR   MİSAL  SİZE, SOSYAL DEMOKRAT OLSUN  DİNCİ OLSUN. BU TABLO DEĞİŞMEDİ..

 

Yılmaz Dağdeviren, emek vermiş, zaman ayırmış, ter dökmüş “tuzu kuruluğun kıyaslanabilir tablosunu” çıkartmış,

Sizin de bilginiz olsun.

Kesin, bir kenara koyun.
ÜLKE TÜRKİYE.
Kişi başı milli geliri:
10.000 $.
Milletvekili maaşı
: 5.600 $.
Yan ödeme:
Harcırahlı.
Emeklilik: Yaş sınırı yok.
Çifte emekli geliri var.
Maaşın milli gelire oranı: % 56.
 

Ülke Norveç:
Kişi başı milli geliri: 98.000 $.
Milletvekili maaşı: 7.500 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: 65’ten sonra.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

Ülke İsviçre:
Kişi başı milli geliri: 65.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.200 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 6.4.

Ülke Danimarka:
Kişi başı milli geliri: 64.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.000 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.8.

Ülke Finlandiya:
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.000 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

Ülke Hollanda:
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.660 $.
Yan ödeme: 150 $.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.8.

Ülke Avusturya:
Kişi başı milli geliri: 50.500 $.
Milletvekili maaşı: 8.100 $.
Yan Ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 16.

Ülke Belçika:
Kişi başı milli geliri: 47.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.064 $.
Yan ödeme: 1.423 $.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.6.

Ülke İngiltere:
Kişi başı milli geliri: 46.500 $.
Milletvekili maaşı: 6.200 $.
Yan ödeme: Londra kenti
9 gidiş-geliş bileti.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.3.

Ülke Fransa:
Kişi başı milli geliri: 46.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.648 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: 55 yaş sonrası.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.
Ülke İtalya:
Kişi başı milli geliri: 40.000 $.
Milletvekili maaşı: 9.150 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 22,8.

Ülke İspanya:
Kişi başı milli geliri: 37.000 $.
Milletvekili maaşı: 2.312 $.
Yan ödeme: 1.500 $.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 4.
Ülke Çek Cumhuriyeti:
Kişi başı milli geliri: 21.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.900 $.
Yan Ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 9.

Ülke Litvanya:
Kişi başı milli geliri: 15.000 $.
Milletvekili maaşı: 820 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.4.

Ülke Polonya:
Kişi başı milli geliri: 14.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.893 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.5.

Ülke Ermenistan:
Kişi başı milli geliri: 4.000 $.
Milletvekili maaşı: 200 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.

***

Bu tablodan siz nasıl bir ders çıkartırsınız bilemem, benim aklıma gelen şu oldu: Kulübedeki işsiz ile villadaki tuzu kurunun göz altı morarması aynı olamaz.

 

 

aylin kotil

Liderliği kolay mı sanıyor?..
 
 
 
 
 
 
 

 

 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Liderliği kolay mı sanıyor?..
25 Kasım 2009 Çarşamba 15:12
Sözüm ona “kadın” kıymeti biliyorlardı ama
aslında her biri gökten milyonlarca yağan herif-i nâşeriftiler yani…

 

ADNAN BERK OKAN
Mustafa Sarıgül’ü dinledik HABERTÜRK ekranında…
Kendisi gibi “Her Şeyi Bildiğini zanneden” bir başka arkadaşın konuğuydu...
Çok komik geldi bize çünkü gündüz, Yedi Kocalı Hürmüz’ü izlemiştik sinemada...
Bazı bölümlerinde Gülse Birsel, Mustafa Sarıgül tipindeki erkekleri anlatıyordu adeta…
Sözüm ona “kadın” kıymeti biliyorlardı ama aslında her biri gökten milyonlarca yağan herif-i nâşeriftiler yani…
Mustafa da ekranda bir “Beyefendi” imajı çizmeye çalışıyordu ama “neden boşandınız?” sorusu karşısında birden varoş erkeği triplerine başlıyor; alnını utuyor, kaşlarını çatıyor, gözlerini kısıyor, “ihanete uğramış” Önder Somer (veya Nuri Alço) havalarına girip; “yorumu yurttaşlarıma bırakıyorum” diyordu…
Hem de bunu; kendisine bir “evlât” vermiş, yılarca aynı yastığa baş koyuş; acılarını, hüzünlerini, yokluklarını paylamış bir hanımefendi için söylüyordu…
Evli olduğu sürece o mukaddes yuvanın “Biri bizi gözetliyor evi” olduğunu mu zannediyor ne?..
Sanıyor ki hanımefendi ile yaşadığı her şeyi kamuoyu her dakika ekranlardan izlemiş...
Bir Anadolu erkeğine yakışır mı bu yaptığın Mustafa?..
Ne o pozlar öyle?..
Sahnede misin?..
Safa Önal’ın yazdığı bir “ayrılık” senaryosunda “başrol” mü oynuyorsun?..
Ne demek “yorumu sevgili halkıma bırakıyorum”?…
Sevgili Aylin Kotil seninle evli kaldığı sürece, evinin kadını olmak dışında bir şey mi yaptı?..
Toplumsal ahlâk kurallarını mı yıkıp geçti?..
Senin yüzünü “kara” çıkaracak bir ayıbını mı yakaladın?..
Söyler misin ne yaptı Aylin Kotil?..
Söyle ki o zarif hanımefendi kendini savunabilsin?...
“Yorumu sevgili halkıma bırakıyorum” dediğin zaman nasıl anlatacak derdini?..
Hangi suçlamanı, hangi argümanla çürütecek?..
Öyle bir cevap verdin ki Fatih’e; suçlamaktan beter…
Adeta bir kazan katranı, Aylin Kotil’in başından aşağı boca ettin”…
Ey Mustafa Sarıgül…
Sana yıllarını ve bir de canından can vermiş, namusunu teslim etmiş Aylin Hanımefendi için ya çık özür dile…
Ya da dilimizden düşecek, elimizden çıkacak eleştiriler karşısında “susmasın” bil…
 
 
Homongolos’luk bu…
 
Bir de “Kadın hakları” savunucusu kesildin ki başımıza…
550 milletvekili adayının 155’i kadın olacak ve seçilebilecek yerden aday gösterilecekmiş…
Sen önce, sana evlât veren; hanımefendinin üstüne attığın o lekeyi temizle…
Özür dile…
Karının sana nasıl da sadık kaldığını itiraf et…
Ne kadar mükemmel bir eş, ne kadar muhteşem bir anne olduğunu anlat kamuoyuna
“Ayıp ettim… Dilim tutuldu… Fatih’in sorusu karşısında çok utandım… Aylin’in hakkını teslim edeceğime, bir utanç çukuruna düştüm” de…
 

 
 
Türkiye’de boşanmış kadın olmak
25 Kasım 2009 Çarşamba
 

Günümüzde boşanmalar tarafların birbirini kirletmesiyle neticeleniyor. Ben bundan kaçındım. Çocuğum vardı, ayrıca yaşanan 15 yıl içinde kötü günler olduğu gibi, iyi günler de vardı.

Ancak Türkiye’de boşanan kadın ne demek ben bunu gayet iyi biliyorum. Size çok yakın zamanda yaşanmış bir söyleşiden örnekler vererek açıklamak istiyorum.

Kendi örneğimden...

Geçen akşam Fatih Altaylı, Mustafa Sarıgül ile televizyonda söyleşi yaparken bir soru sordu:

‘Siyasetçiler, evliliklerini ön plana çıkardılar... Siz böyle yapmadınız. Siz siyasette en kritik virajda birden bire boşandınız. Bu siyaseten yanlış değil miydi?

Neden boşandınız?’


Bu sorunun şekli bana, boşanmanın tek taraflı bir olaymış gibi gösterilmek istediğini hissettirdi. Yani kadının boşanma işinde hiçbir önemi yoktu.

Bu soruya göre erkek isterse kadını boşar, istemezse boşamazdı.


Ayrıca Türkiye’de siyasilerin eşleri, siyaseten yanlış olmasın diye, sineye çekmeli, görmezden gelmeli, ilkelerini hiçe saymalıydı.

Bunu hissetmek kadınlık gururumu kırdı.


Kadının da boşanma hakkının olabileceği ihtimali sorunun soruluş şeklinde hiç göz önüne alınmaması, medeni dediğimiz erkeklerin dahi olaya bakışını bu şekilde sergilemesi beni hem çok şaşırttı hem de gelecek neslin kadınları için umutsuzluğa itti.

Verilen cevapta mağdurun oynanması, hala bu işten pirim yapılmaya çalışıldığını görüp bana kullanılmışlık duygusunu yaşattı.

Yaşananların ne kadar basite indirgendiğini görüp, alınması gereken derslerin alınmadığını görmek beni hem endişelendirdi hem de üzdü.


Kimse yuvasının dağılmasını istemez sözü, sanki yuvayı dağıtanın ben olduğu söylenmek istenmiş hissi uyandırdı. Bu cümle bana egonun insanları nereye götürebilidiğini tekrar hatırlattı ve içimi acıttı.

 

Türkiye’de boşanan kadın olmak zordur. Kadın yalnızlaştırılmak ve başarısızlaştırılmak istenir. Ve kadın ayakta kalmakla beraber bir de tüm bunların mücadelesini verir.

Bugüne kadar boşanmış kadınların mağduriyetleri ve alınabilecek çözüm önerileri ile ilgili bir sürü yazı yazabilirdim. Bunları yazmak üzere masanın başına her geldiğimde polemik konusu olmamak için yazmaktan vazgeçtim.

Diğer kadınlara da faydalı olabilecekken olamadım. Yeri gelmişken bunun yükünü de içimde taşıdığımı itiraf etmek isterim.


Bugün de bu satırları yazmak istemezdim. Ancak kendi ÖZSAYGIMdan dolayı yazma zorunluluğumu içimde hissettim.


Kendi hayat sahnemde beni bugünkü kadın yapan herkese de ayrıca teşekkür ederim. Mutlulukları da acıları da yaşatan herkese. Çünkü bügünkü ben ancak hepsini yaşayarak ortaya çıkabilirdi.

Hepinize çok teşekkür ederim.

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

 

İNTERNET  HABERLER

 

Türkiye Değişim Hareketi lideri ve Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Fatih Altaylı'nın Teke tek programında gündeme ilişkin değerlendirmeler de bulundu.

ALTAYLI ZAYIF KARNINDAN VURDU

Türkiye Değişim Hareketi'nden bahsettti. Ancak Fatih Altaylı öyle bir soru sordu ki Sarıgül'ün dili tutuldu. Altaylı Sarıgül'ü zayıf karnından vurmuştu.. Konu evliliğine gelince Sarıgül sustu, kaldı. Altaylı'nın siyaseten yanlış bir hamle olarak değerlendiği boşanma lafıyla Sarıgül'ün yüzü değişti..

CANLI YAYINDA SERT RÜZGARLAR
Yüzü düşen Sarıgül, bir süre sessiz kaldı.. Canlı yayında sert rüzgarlar estiren soruya "Bu konuya girmek istemiyorum. Allah hiç kimseyi mutsuz etmesin. Zaman zaman yaşam insanın önüne bazı şeyler çıkarabiliyor. Bu konuyu yurttaşlarımın taktirine bırakıyorum." diyerek cevap verdi..
 

İŞTE SARIGÜL'ÜN O ANLARI
Altaylı Sarıgül'ü zayıf karnından vurdu
Altaylı Sarıgül'ü zayıf karnından vurdu

 

 

 

Yaşamdaki Uçlar
28 Kasım 2009 Cumartesi

 

 

Güzel bir hikaye aktarmak istiyorum bugün size. Benim çok sevdiğim hayata bakışımı özetleyen bir hikaye. Hayatı sorunsuz, pürüzsüz yapmak için kendini feda eden herkese de belki biraz faydası olur.

...bir zamanlar kötü geçen bir hasattan şikayet eden bir çiftçi vardı: "Tanrı hava durumunu kontrol etmeme izin verse her şey daha iyi olurdu."
Tanrı ona dedi ki: "Bir yıl boyunca havanın kontrolünü sana bırakacağım.Ne istersen hemen yerine gelecek.

Zavallı adam çok mutlu oldu ve hemen dedi ki "şimdi güneş istiyorum" ve güneş çıktı.Sonra dedi ki "şimdi yağmur yağsın" ve yağdı. Bir sene boyunca önce güneş açtı ve sonra yağmur yağdı. Mahsül hiç bu kadar bol, hiç bu kadar yemyeşil olmamıştı.

Sıra hasata geldi. Çiftçi buğdayı biçmeye koyuldu ama yüreğine indi. Başakların içi bomboştu. Tanrı sordu: "Nasıl mahsülün ?"
Adam şikayet etti:"Kötü efendim,çok kötü".

"Peki sen havayı kontrol etmedin mi ?İstediğin her şey olmadı mı ?"
"Evet!Ben de işte bundan dolayı şaşkına döndüm.İstediğim güneşi ve yağmuru elde ettim ama hiç mahsül yok
."

"Peki hiç rüzgar, fırtına, kar ve buz istemedin mi ?Bunlar havayı temizleyip kökleri güçlü hale getiriyor. Mahsülün de içi doluyor.Hep iyi havayla olur mu hiç ? Elinde bu yüzden mahsül yok"

Yaşam hem iyi hava hem kötü hava, hem zevk hem acı, hem yaz hem kış, hem gece hem gündüz varsa yaşanır. Hem üzüntü hem mutluluk, hem rahat hem rahatsızlık olmalı.Yaşam işte böyle uçlar arasında güzelleşir..

 

Aylin KOTİL

Arabanın ön koltuğuna atlayanlar
 
 
 
07 Aralık 2009 Pazartesi
 
 
Arabanın ön koltuğuna atlayanlar
 
 

 Çocukluğumdan beri gözlemlerim, 3-5 kişilik gruplarda arabanın önüne oturmak için atlayanları... Onlardaki bu önlenemez ön koltuk hırsını anlayamam. Ancak insan tahlili yapmak isterseniz ve bir seçim anındaysınız bu yöntem kararınız için etkili bir yöntemdir.


 
Öncelikle bencildirler. Önde oturmak onlar için gurur kaynağıdır. Bu yüzden arkadaşlarından bile vazgeçebilirler. Arkada arkadaşıyla diz dize gideceğine önde, konforlu ancak tek başına gitmeyi tercih ederler. Hatta bu tek başınalık onlar için çok önemlidir. Bir tek ben ve önde duygusu... Hayatta da tek başlarına olmayı tercih ederler genelde. Çoğu zaman zirvede ama tek başına. Onları hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin ve mutlu olmuş göremezsiniz. Çünkü bu iki duyguyu yaşamak için önde oturmak gibi araçlara ihtiyacınız yoktur.


 
Kendinizle barışık iseniz dahası kendizi gerçek anlamda seviyorsanız, mutlu ve tatmin olmuşsunuzdur zaten.


 
Dikkat edin, gerçekten de çırpınırlar önde oturmak için, kollarlar. Altı üstü arabanın ön koltuğu demeyin, tecrübeyle sabit. Neden yaptım bilmiyorum ama, ben gözlemledim bu insanları. Hem de çocukluğumdan itibaren.


 
Basit gibi gördüğünüz bir durumun başkaları için nasıl bir meseleye dönüştüğüne şahit olmuşsanız ancak, anlayabilirsiniz beni. Meseleye döner çünkü, önce gözlerine kestirirler, sonra atağa kalkarlar. Taktik geliştirirler yani 2 saniye içinde.


 
Umrunda olmayanlar ise hiç düşünmeden arkaya geçer. Biri öndedir yorulmuş olarak ve dahası tek başına, diğeri arkada arkadaşlarıyla rahat rahat.

 Kendiyle barışık olmak bu yüzden çok önemli. Ve bu yüzden kendi çocuklarımıza verebileceğimiz en güzel öğreti onlara kendi mutluluğumuzu göstermek. Çünkü biz mutlu olduğumuzda ancak onlar da mutlu olmuş olabilyorlar. Mutlu ve tatmin olmuş...